Darmadağın oluyoruz, parçalara ayrılıyoruz. Çünkü durmadan istiyor ve arzuluyoruz. Sonra da nostalji adı altında eskiden sahip olduklarımıza iç çekiyoruz, yeni aldıklarımıza ve buna rağmen tozlanması için raflara kaldırdıklarımıza bakarak... Yazık ki biz, arafta kalmış yılların arafta kalmış bireyleriyiz; geçmişi özleyerek, geleceğe özenerek geçiyor yıllarımız. Tüketmeyi gelişmek, gelişmeyi; demokrasi sanıyoruz. Karışarak toplumcu, gerçekçi yalanlara var olmaya çalışıyoruz. Evleniyoruz, istenilen üç çocuk ve daha fazlasını yapıyoruz, krediyle alınmış rezidanslarımızda, adını dahi telafuz edemediğimiz kokteylerimizi yudumluyoruz... Kendimizi bankalara esir ediyor, “artık çoluk çocuğa karıştım, karışamam ben böyle işlere” diyerek, iktidar bizlere ne dayatırsa kabulleniyor ve korkuyoruz. Öylesi bir ülkenin insalarıyız ki biz; bir yandan uçan balon yükselmeden önce atılan çapalı halatı sıkıca tutmaya çalışırken, bir yandan da bulutların, balonu yükselten ateşin ve gökyüzünün asaletine kaptırıyoruz kendimizi. Nereye ait olduğumuzu bilmiyoruz!
29 Aralık 2014 Pazartesi
5 Kasım 2014 Çarşamba
Aşk Üzerinden Siyaseti, Siyaset Üzerinden Aşkı Anlatanlara...
Aslına bakarsan, ben seni dünya üzerindeki en sadık
sosyalistten daha çok sevdim insan olarak; onlarında ulusalcılarıları
dışladığını ama en çok insan 'seçer' olduklarını varsayarak... Adı değiştirilmiş 'Türkeş'den daha fazla
sevdim, bir vatan uğruna akıtılmış kandan, bana daha fazla bağlı olduğuna
inanarak. Nietzsche ile büyüyorken, bireysel kimlik belirledim; kendimi ‘hiç’e
sayarak, kendime. Sadece senin ve benim yetiştireceğim evladın dünyaya ışık
tutacağını umarak... Döllerim belki
benim gibi sabit fikirli yahut anarşist olmayacak, ancak insana, onu var eden toprağa,
ağaca, suya, doğaya ve anaya duyarsız kalmayacak... Kuru bir seni seviyorum, bu
cümlelerin ardında sığınacak bir gölge
arayacak.
3 Kasım 2014 Pazartesi
Sigara dumanına mağruz kalan ciğerler kadar ak...
"Utanmaza bak yahu, Cumhurbaşkanı söylüyor, o hala daha sigara içiyor!"
Asıl utanmaz olan, ar damarı egosunun baskısının altında ezilip, parçalara ayrılan kimdir?
Halk mıdır utanması gereken, onca kayıplarına rağmen? Emeğinin karşılığını hiçbir zaman alamayan, faşist rejim altında özgürlükleri kısatlanan, insanlıklarını unutan ve bölünen halk mıdır utanması gereken?
Sigara ve alkolden alınan vergiyle kendisine adı kadar ironik, 1,5 milyar Türk lirası değerinde 'ak bir saray' yaptıran, yeni Türkiye'nin Cumhurbaşkanının da bir nebze olsun utanması gerekmez mi? Evine ekmek götürememenin sıkıntısını bir dumanla paylaşmaya çalışan mıdır utanması gereken?.. Varsın kararı siz verin. Sigara ve alkolün zararlarının da, siz siyasi riyakarların, insanlığa verdiğiniz zararlar karşısında abartıldığı kanaatindeyim.
9 Ekim 2014 Perşembe
Nerede Kaldı Uğruna Mücadele Ettiğin İnsanlık? Yolda mı düşürdük acaba?
Kobani' den önce unutulan birşey varsa o da insanlık. Görmek istenilmeyen şey ise ortada dönen bu vandallık.
İktidarın Kobani'ye dair uyguladığı yahut uygulamaya çalıştığı politikayı beğenmeyebilirsin, insanların Kürt ayrımı yapmaksızın onların da kendileri gibi bir insan olduğunun farkına varmalarını arzulayabilirsin... Ama bu şekilde mi olmalı? İnsanlığa, kıyılan masum canlara dikkat çekmek isterken, başka canlar mı almalı? Özgürlük çatısı altında yapılan protestolarlar elbet hakkındır. Ancak başkasının özgürlüklerine müdahile edildiği anda bunun adı riyakarlıktır. En uç noktada düşünecek olursak, emperyalistlerin yani para ile güçlü hissedenlerin sermayelerine, mallarına zarar vermeni dahi anlarım da birlikte yaşadığın sözde hakkını savunduğun insanın canına kast edecek kadar körleşen mantıksızlığını anlayamam. Cansız bir büste yapılan saygısızlığı anlarım da, ölüsünden dahi bu kadar korktuğunu belli etmeni anlayamam. İnsanların saygı duyduğu değerlere saygı göstermeden saygı bekleme arzunuzu da anlayamam...
Aslında lafımın en büyüğü bunları yapanlara değil, bunları size kodlayan medyaya ve 'sokağa çıkın' diyen, 'kardeşlik' sloganıyla yola çıkan lider bozuntusuna!
Lafımın en büyüğü, kardeş ve insanlık kelimerini çıkarları uğruna ağızlarına alanlara..!
28 Eylül 2014 Pazar
Eylül
Bir Eylül vedasıdır; yeryüzüne düşen yağmur damlalarının toprağa karışan kokusu. Soğuk bira şişelerinin yerlerini, evde yapılmış, iç ısıtan ve daha yüksek kafalara sebep olan kırmızı şarap şişelerine devir etme vaktidir. Deniz kıyılarında kitap okumak, yağmur damlalarının dövdüğü pencere camlarının ardında kurulan bir hayaldir artık, sekiz ayın sonunda ölmezde sağ kalırsak kavuşulacak bir özlemdir. Yaz boyu köküne yakın olan saç uçlarının kulağı örtme vaktidir. Ancak, edebiyat sevdası çıplak bedenlerimizi örten, naftalin kokulu nevresimlerin altında değil her mevsim bakidir.
(Bu yazı da, diğer sonbahar vedaları gibi alabildiğine klasiktir!)
10 Eylül 2014 Çarşamba
Sen adını ne koydun hayalinin?
Tüm hayallerimize ulaştığımızda, adı ne olacak hayalin? Paranın mutluluk vermediğini anladığımızda, önemli olanın sadece karın tokluğuna çalışanlarla aynı sofraya oturabilmek olduğunu anladığında, en kaliteli markaların bile ahlaksızlıklarını örtemediğini anladığında, izlediğiniz filmlerin senaryolarını yazan olduğunda, yazdıklarını artık insanlar okumadığında ya da okuyup senin hayatta olmadığında, koşarak arşınladığın yolları diğer insanların tahayyülleri bile almadığında, yüzlerce kadınla ya da adamla yattığında, seni yarattığına inandığın tanrının asĺında egolu bir manyak olduğunu anladığında, denize bir adet şişe bile atmamış bir evlat yetiştirdiğinde, hatta onlar kendi hayatlarını çizdiklerinde, sen en iyi alkol ve en iyi uyuşturucuya bağlandığında, en tehlikelisi ölümlü bir canlıya ait olduğunda, onlarca canlının hayatını aldıktan sonra yatacağın mapusta...
Adı ne olcak hayallerin? Söylesene bana, adı ne olacak hayallerin!
31 Temmuz 2014 Perşembe
Ramazan
Yaşın kaç olmuş kuzenine hala daha yeğenim diyorsun, soy ağacını bilmiyorsun! Sonra da kalkmış, "Bayram selfie"si vs. diyorsun... Kısa mesaj üzerinden sözde sevdiğin her bir bireye aynı iletiyi yolluyorsun. Sosyal medya üzerinden ise arkadaş listende ekli olan herkese, "İyi bayramlar " diliyorsun; yanılıyorsun! Keşke sadece buradan dileyerek herkese iyi bir, üç yahut dört gün yaşatabilsen... Evet, hayat sözcükler üzerine kurulu, insanların birbirlerine dokunmasını sağlayan kelime örgüleri ile harmanlanmış iletişim sürecidir. Burada sana katılıyorum. Yaşadığımız hayatın, bize her bir tanıdığımızı ziyaret etme olanağını sağlamadığını savunuyorsun; 5 yıldızlı oteller zinciri eşliğinde. Anlıyorum, bir yıl boyunca sömürülüyorsun, senin sayende Porsche'ye binen müdürün yahut patronunun kamçısı altında. Unutma, o otellerin şezlongu altında sende sömürüyorsun. Bebeğinin kokusunu unutan bir garsonu... Ultra her şey dahil otelinde, yemek tabağına döner doğrayan bir aşçının “Siktir git” diye bağıran bakışları altında kıyım kıyım kıyılıyorsun. Ama unutmuşum, sen sadece İsrail’in bombaları altında çocuk sevebiliyorsun! Bayramın bilmem kaçıncı günü, yolda eşinle ve çocuğunla yürürken, sana, “İyi bayram abi!” diyen yırtık kıyafetli, on yaşlarında, babasına “eşşek” küfürünü savurduğun bir çocuğun bakışları altında yeniden eziliyorsun. Çok değil, neredeyse üç ay evvel Soma faciasıyla 432 çocuğun öpecek bir baba eline hasret olduğunu unutup, yetmiş yaşındaki babanın titreyen ellerini, henüz daha o hayatta iken görmezden geliyorsun. Bayramlarda günlük ücretini iki katına çalışarak, şirketinin sana verdiği, sahiplik yapısına her gün siyasal açıdan sövdüğün çikolata markasını lüpür lüpür, midene indirebiliyorsun. Birde sosyal medya adı altında oturduğun fotokopi makinesi üzerinden kalkıp, kamere karşısına geçmiyor musun! İşte o an da, dünya üzerindeki bütün liberalleri kıskandıran gülüşünle, sana, kat ve kat gülümsememi sağlıyorsun... Ramazan boyunca içmeyip, bayramın ilk günü şişelere sarılınca, yüzündeki gülümsemeyi makul bir transfer ücreti ile bana devir ediyorsun! Kutlamaya çalıştığın Ramazan bayramının adını şeker bayramı olarak biliyorsun... Ulan bu nasıl bir din, sen nasıl bir dindarsın!
Bizlerin bu mecradaki performansı üzerine, iletişim fakültelerinde reklamcılık bölümlerine ihtiyaç duyulmamalı. Neyse gene çok içtim, dallanıp budaklanacak bu konu. Bir elektrikli testereye ihtiyaç duymadan ellerimi klavyeden çekeyim. Kusuruma bakmayın artık, unutuyorum içine doğduğum toprak parçasının imkansızlıklarını, ayrımcılıklarını... Haa, unutmadan;
"İyi bayramlar!"
3 Temmuz 2014 Perşembe
Cahil olmalı...
Bilmek tıpkı bir ana gibi. İleride başını dert olacak
tohumlar ekiyor dünyaya. Bilmek en ağır günah. İnsan hiçbir şeyi bilmediği için
değil, her şeyi bildiği için mutsuz. Evet iddia ediyorum, her şeyi. Herkes kendi penceresinde her şeyi
bildiği için mutsuz. Ben mi? O kadar çok biliyorum ki okuduğum bir yazarın
cümlelerini ağzına tıkıyorum, yürürken dengem bozuluyor düşünmekten, izlediğim filmlerin sonunu biliyorum, geceleri uyuyamıyorum. Kaldıramıyorum bildiklerimi; dünyanın güneyindeki uyuşturucu
kartellerini, kuzeyindeki soğuk tipli demokrasiyi, orta doğudaki cihat uğruna
işlenen cinayetleri, bir toprak parçasını sahiplenmek adına köleleşmeyi,
markalar uğruna metalaşan insanları... Bu yüzden uyuşturuyorum beynimi her gece
altı yedi kadehle. Düşünmeden uyuyabilmek için.
Tek istediğim kurtulmak hepsinden. Geri dönmek, hiç doğmamış
gibi ana rahmine. Dünyanın bataklığı neresi ise orada doğmalıyım yeniden,
çırılçıplak. Belki Afrika yahut Güney Amerika olmalı memleketim. Bir o kadar da
kirli olmalı tenim. Simsiyah. Korku salmalıyım görenlere; cesaretimden ziyade
çehremle. Gördüğüm duyduğum her şeye inanmayalım. Öyle sahiplenmeleyim ki inançlarımı
yüzüme kadar dövme ile doldurmalıyım bedenimi. Okumamalıyım. Yumruk ve silahtan
başka dostum olmamalı. Kavgayla kazanmalıyım. İki, bilemedin üç bin dolara
gözümü kırpmadan adam öldürebilmeliyim. Nam salmalıyım yer altı dünyasına. Bir
gün elinde siyah bir çantayla, sinekten geçilmeyen mahallemde, takım elbiseli
birini görmeliyim. Hedefimin dünyaca tanınmış bir siyasi lider olduğunu söylemeli.
Öyle cahil olmayalım ki sadece para uğruna bir lider öldürmeyi
düşünebilmeliyim. Öğretmeliyim diplomasız cahil cesaretimle herkese,
merkeziyetçi Cumhuriyet’lerin kıyafet değiştirmiş monarşiden farksız olduğunu! Gidermeliyim
dünya üzerindeki liberallerin, sattıkları ama hiç yemedikleri kurşunlarla
özlemlerini. Dünyayı kaosa sürükleyen, en cahil öğretmen olmalıyım.
Bildiklerinin o anda hiç bir işe yaramadıklarını öğretmeliyim.
25 Mayıs 2014 Pazar
Nefret
Nefret belgeseli prömiyerinden 1 ay sonra, 7. Ege Belgesel
Günleri’nin çatısı altında, Ege Üniversitesi sinema salonunda gösterime
sunuldu. Belgeselin yönetmen koltuğunda gazeteci-yazar Esra Açıkgöz ve
akademisyen Hakan Alp oturuyor. Nefret, nefret suçlarına maruz kalan 10
bireyin ve ailelerinin yaşanmışlıklarına
ışık tutuyor. Ve bu yönüyle Türkiye’de sözlü tarih çalışması olarak da bir ilke
imza atıyor.
İktidarın medya ile
el ele yarattığı bu suçu, din, cinsel ve etnik kimlik, milliyetçilik unsurları
altında gözler önüne seriyor. Filmde, farklı
kentlerde yaşanan nefret suçu olayının mağdurları ve tanıkları konuşuyor.
Belgeselde yer alanlar arasında CHP Milletvekili Şafak Pavey, Diyarbakırlı
trans birey Öykü, Kürt işçi Fevzi Çelik, Türkiye Protestan Kiliseleri Birliği
Başkanı İhsan Özbek, Maraş katliamı tanıklarından Sevim Polat var. Belgesel, “Nefret
suçları, ‘biz’ kavramının dışında kalanlara, ‘ötekine ölüm’ demek olduğunu vurgulamayı ve Avrupa ülkelerinde ve
ABD’de bu konuda yapıldığı gibi, Türkiye’de de verilerin toplanmasına ve en
önemlisi bu verilerin kamuoyuyla paylaşılmasına, yargı ve medya çalışanlarının
eğitimine, nefret mağdurlarına rehabilitasyon desteği sağlayacak düzenlemelere
acil ihtiyaç olduğunun farkındalığını yaratmayı hedefliyor. Mağdurlarının nesne değil de özne olduğu bu
belgeselde, farklı din, etnik kimlik, cinsiyet, cinsel yönelim ve ideolojideki
kişileri dinlerken, empati güçlerini kullanmalarını
ve onları dinlerken farkında olarak yahut olmadan işlediğimiz nefret suçlarından
uzaklaşmamız gerektiğinin altını çiziyor. Aktardığı ve yaşanılan olayların
nefret söylemine dayandığını gazete küpürleriylede destekliyor.
Eşimiz, dostumuz direkt olarak nefret suçu işliyor bize
karşı yahut biz onlara karşı. Ne sıkı dostlara sahibiz, eğer ki gündelik
hayatta birbirimize karşı söylemlerimizi yargılamassak; “Aaa pembe gömlek mi giydin bugün?” dememiz
aslında “O seni ibne gibi göstermiş”in üzerine toprak eşelemeye çabaladığımızın
bir göstergesidir. Nefrete dayalı söylemler sadece medya ve iktidar tekelinde
kendine bir yaşam alanı yaratmıyor. Bizlerin gündelik dile dayalı söylemleriyle
varlığını sürdürüyor. Böylece onu yaratan medya ve devlet, varılığını devam
ettiren ise bizler oluyoruz. Gizli faşizm ile
birbirimize dayatmalarımız, söylemlerimiz yaşam tarzı olup çıkıveriyor
karşımıza. Kınadığımız iktidardan, coğrafyamızı bölen riyakar liderlerden bir
farkımız olmadığını gözler önüne seriyor Nefret belgeseli.
Bizler nefretle büyüdük ve o şekilde de büyümeye devam
ediyoruz. İlkokul sıralarında başlayıp lise sıralarına kadar uzanan, dinci,
milliyetçi, militarizmi yücelten ders kitapları ve öğretmenlerin desteğiyle
nefret, “bizden olmayını ötekileştir” mesajıyla bilinçlerimize işliyor, yolun en başında. İçine doğmuş olduğumuz aile
ve kültürel yapıda cabası... Şuanda her ne kadar üniversite sıralarında olsakta,
entellektüel bilgi birikimimiz egomuzla doğru orantılı şekilde tavan yapmış olsada,
salonda, belgeseli izlerken dikkatimi çekiyor; Öykü’nün(Nefret belgeselindeki
transeksüel birey) konuştuğu anlardaki yüzlere yayılan mimik ve bıyık altı
gülüşler. Sadece biz miyiz onu bu denli dışlayan? Kendi ağzıyla söylüyor Öykü,
“Duygularımı ve hissiyatımı ailemle paylaştığım sırada, abim bana öyle bir
baktı ki; ben o anda zaten öldüm.” diyor. Dışladığımız, ötekileştirdiğimiz,
bizler gibi olmayanlar karşısında sergilediğimiz tutum üniversite sıralarında
da devam ediyor. Ailesinden çektiği zulüm yetmezmiş gibi, onunda insan olduğunu
unutan bizler, onu bir seks işçisinden başka bir işe yaramayan köle olarak görüyoruz.
Bunu sadece tek bir birey üzerinden, Öykü olarak değil de, bütün transeksüeller
için genellemekte mümkün.
Ankara’da Hopa eyleminde panzere çıkan ve polis tarafından dövülerek
kalçası kırılan Dilşat Aktaş’a, Türkiye’nin Başbakan’ının, “Kız mıdır? kadın
mıdır? Çıkmış panzerin üzerine” söylemiyle saldırması ve medya yoluyla nefret
suçlarının önünü açması Nefret belgeselinde, kadın ayrımcılığını gözler önüne
seriyor.
Daha nice öyküler, hayatlar, nefrete dayalı suçlar barındırıyor Nefret. Yalnız
tek suçlunun iktidar değil bizlerinde işin içinde olduğumuzu görmemizi
arzuluyor. İki yüzlüğümüzü gözler önüne seriyor. Ben homofobiğim derken,
lezbiyen pornolarını ağzının suyunu akıtarak izleyenler olduğumuızun farkındalığını
yaratmak istiyor. Fikirler ile icraatlar bir olursa hedefe varılabilir.
Bilinçsiz fikir koca bir hiçtir.
15 Mayıs 2014 Perşembe
Soma
Soma’daki durumu sizlere anlatacak bir kelime bulmaya çalışıyorum, sonrada
kendi kendimi, acının tarifi zordur,
çeken anlar diye avutuyorum. Bu fotoğraflarla acıyı, bekleyişi, umudu ve ölümü sizlere anlatmak istiyorum. Daha nicelerini pozlandırıyor mercekte, deklanşöre basan titrek ellerim. Geride kalan
anlarda ise, telaşla, tırnaklarımı yemekteyim.
Öylece bakıyor gözlerim; üzerine
battaniye örtülmüş yanık bedenlere...
Bu kadın, belki bir anne yahut bir kız kardeş... Kim bilir? Belkide o soğuk
demirlere sarılışının ardında, kocasının yanık bedenini kucaklayan bir eş. Etik
olan budur deyip, usulca bir başsağlığı dilemekle yetindim. Mesleğini “profesyonelce”
icra eden gazeteci arkadaşlar, sorularıyla acılarına acı katıyordu zaten. Birde
ben yaralarına tuz basmayayım dedim.
İzlemekle yetindim... Daha fazlası istesenizde gelmiyor elden. Yardım ve
hayır kurumları, orada görev alan kişilerin ve işçi yakınlarının karınlarını
doyurmalarını sağlıyor da, nasıl doyacak; sevgiden yoksun kalacak kalpler!
Paslı merdivenlerin, ömründe o derece pahalı ayakkabı görmeyen
basakmalarında sözde çoğunluğun sesi olan siyasiler görülüyor, küfürler
eşiliğinde. Başları önde geçiyor acılı aile bireylerinin önünden. Vicdan
muhakemesi yapıyorlar, belkide “Yasal olarak 16 yaşında işçi çalıştırmalarına
izin vermiştik, 15 bizim sorumluluğumuzda değil, taşeron düşünsün.” diye
geçiriyorlar içlerinden. Sırf taşeron ve kayıtsız çalışanlar yüzünden 500’ün üzerinde
olan ölü sayısı 300’e yaklaşmış olarak olarak çıkıyor karşımıza. Biriside
kalkıp ”Acınızı paylaşmaya geldik, başınız sağolsun.” demeye cesaret edemiyor.
Çünkü onlar, böldükleri coğrafyanın çoğunluğunun oylarını toplayan, madenlere ‘kaçış
odasını’ zorunlu kılmayan riyakar liderler!
Yanıma Belçika’lı bir gazeteci yaklışıyor, “İngilizce biliyorsan, bana
yardımcı olur musun?” diye soruyor. Acıları daha çok taze deyip, gösterdiği bir
ailenin yanına kızara bozara yaklaşıyorum. Yaptığımızı meşrulaştırmak adına “Sesimiz
tüm dünyaya yayılsın, bir daha ocaklar
yanmasın“ diye, toparlanmayı bekleyen cümleler kuruyorum. “Hangi ülkenin basın
kuruluşu bu?” sorusuyla başlamayı tercih
ediyor aile diyoloğa. Ailenin babası “Ne sormak istiyorlarsa sorsunlar, ben
cevaplarım” diyor kan çanağı gözleriyle, oturduğu dökme demir parçasının üzerinden. Aileyi ve
madende ölen işçyi ifşa etmemek adına detayları atlıyorum. Belçika’lı abi son
olarak “Hükümete bir kusur buluyor musunuz?” diye soruyor, acılı baba,
“Hükümete kızgın değilim. Buraları gelip denetlemeyen, bizi teknolojik olarak
geride bırakanlara kızgınım” diyor. “Bu
madenleri devlet elinden satışa çıkarıp, özelleştiren hükümetin denetlemesi
gerekmez mi?” diye soruyorum, dilimi
eşek arılarının sokmasını arzulayarak. Baba susuyor, ben susuyorum,
Belçika’lı susup, bana bakıyor...
Ama şuanda, bu mecrada susmanın bir lüks olduğunu savunarak bağıra bağıra,
tekrar tekrar söylüyorum:
10 kez denetlendikten sonra, 60'dan fazla kusur bulunup
kapatılan maden ocağını, kâr uğruna açanlar; KATİLSİNİZ!
Evet, ölüm üzerinden siyaset yapıyorum. Çünkü bu ülkede ölüm olmadan,
yitirmeden değer bilinmiyor, açıklar gün yüzüne çıkmıyor. Belkide hak ediyor
kimileri, “ölü sevici” tabirini!
8 Mayıs 2014 Perşembe
Filler tepişir çimenler ezilir.

1980 sonrası spor ve siyasetin iç içe geçmesiyle, futbol; klüp yöneticelerinin ve siyasetçilerin içinde “medya” denilen bir organın şekillenmesine sebebiyet vermiştir. Türkiye’de spor, medya açısından iki takım ve tek spordan ibaret bir küme halini aldı. Fair play ruhu barındırmayan sözde sporcular, rakip takımın taraftarlarını sahaya kabul etmeyen klüpler, "Emre taç kullanmasın", "Melo köşe gönderine gitmesin" gibi söylemler ile ötekileştirme kendine yeşil sahalarda da bir alan yarattı.
Mantık ve tekelleşen medya sporu öyle bir hale getirdiki artık spor kültürüne ait olmayan her olgu spora dahil oluyor. Sözde tarafsız sahada oynanacak olan bir futbol maçı öncesi insanlar taraf olup birbirlerinin üzerine bıçakla saldırıyor. Söz konusu futbol olunca rakip kelimesi düşman kelimesiyle eş anlamı taşıyor.
Bu ülkenin insanlarının asıl sorunu; gerçeği görmek yerine bulundukları yere dev aynasından bakarak, kendilerini belli başlı pozisyonlara oturtup orayı hak ettiklerine kendilerini inandırmalarıdır. Sahiplenmeyi çok iyi bilen Türk milleti doğduğu ve büyüdüğü şehrin takımı söz konusu olduğunda popüler külütürün başkenti olan İstanbul takımlarından başaksını sahiplenemiyor. Her alanda olduğu gibi başarılı olma hissiyatıyla iki büyük takımdan başkasını göz görmüyor.
Almanya’da yaşayan toplam 3,5 milyon Türk’ten 300 bini lisanslı futbolcu iken Türkiye’ye baktığımızda bu rakam 70 milyonluk nufüsün 450 bininin lisanslı futbolcu yetiştirebilidiği gerçeğiyle yüzleşmemiz gerektiğini gözler önüne seriyor. Böyle bir ülkeyi, böylesi çirkin bir spor mecrasını sahiplenmeyen Mesut Özil “vatan haini” ilan ediliyor. Sorarım size; sadece Türk anne ve babadan doğması Türk milli futbol takımını seçmesi için yeterli bir sebep midir? Almanya’da aldığı futbol eğitimini, orada yaşayıp oranın takımlarından ekmek yemesini hiçe sayması asıl vatan hainliğidir. Bu durum yeni doğan evladını bir cami avlusuna bırakan annenin yıllar sonra meydana çıkıp “seni ben doğdurdum, öz ananan benim” söylemleri kadar komik ve kabullenilmesi güç bir durumdur.
Sporun futboldan ibaret olmadığını kabullenmemiz gerekir. Bu işin sonu sahanın ortasında birinin bıçaklanarak öldürülmesidir. Bu işin sonu toplumsal patalamadır. Bu işin sonu sporun “çağ atlaması” yani kanlı gladyatör dövüşerlini arzulayan bir taraftar kitlesidir.
6 Mayıs 2014 Salı
Kimileri...
Mayıs'ın ilk haftasında beni Ege Üniversitesi'ne çekmeyen, çekemeyen bir antipati var. Bahar rehaveti falan değil. Bu üniversitenin, bilinçli öğrencilerinin tahmin edebileceği üzere bahar şenliklerini lekeyen olaydır bana göre su savaşı. Fiziksel olarak eşşek ebatlarından farksız, beyinleride onunla doğru orantılı adamlar, ellerinde kovalar ile ötekilerinin fikirlerini, günlük ritüellerini hiçe sayarak oradan geçen insanları ıslatma arzusuyla sözde baharın gelişini kutlarlar. Babaların-anaların bilmem kaç taksit ile aldığı laptoları ve telefonları, derste tutulan notları, bir iş görüşmesi için yahut önemli bir randevu için, belki bir arkadaştan alınmış ceketi görmezden geliyorlar(Bunlar onların göremediklerinin yanında benim görebildiklerim). Yeriniz bana kalırsa ilkokul sıraları! Ancak ne yaparsın, kimi; kiminden daha çok doğru kutucuk işaretliyor bazen... Bir arkadaşımın tespitiyle uzatmadan laf çarpmalarıma şimdilik noktayı koyayım. "Öğlen okulda su savaşı yapanlar, akşam yağmurdan kaçanlar yine aynı kişiler." Canım ülkemin, canım üniversite öğrencisi. Kimileri Mayıs'ta can verir, böyleleri ise üzerine bir damacana su!
7 Nisan 2014 Pazartesi
Seçim sonrası dönen ritüller bir o kadar can sıkıcı
Hayat bazen herkese özneden seçim hakkı vermiyor, yani sen, ben öyle
dilediğimiz olup yaşamıyoruz hayatta. Elde olmayan sebepler ile fakir, kültür
seviyesi düşük toplumların içine doğuveriyoruz istemeden. Okuyamıyoruz,
öğrenemiyoruz, göremiyoruz... Gerçi zengine yahut profesörede sormuyorlar ya
doğarken...
Hangi coğrafyadan, hangi kökenden olursak olalım yargılamayı çok iyi
biliyoruz eğitimimiz hukuk olmadığı halde!
7 gündür tam anlamıyla tamamlanamayan, şaibelere gebe olan bir seçime değer
veriyorsunuz. Ülkeyi yönetenlerin seçim öncesi yaptıklarını göz ardı ederek,
seçim sırasında elleri cebinde bekleyeceğini ümit ediyorsunuz. Seçim sonrasıda yaptığınız bundan farklı
değil; herkesin, her bireyin sizler gibi olmasını umut ederek kendi kendinize
yıkıyorsunuz temeli sağlam olmayan hayallerinizi. Aldığımız nefes, ana-baba, herşeyimiz farklı iken herkesin aynı düşünmesini bekliyorsunuz. Ona oy verene
düşüncesiz derken kendinle çatışman gereken bir alan açıyorsun farkında
olmadan. Yargılıyorsunuz, hakaret ederek küfürlü söylemlerde bulunuyorsunuz sizin ve senin gibi olmayan bireylere. Toplumun
tamamının bir seçim nedeniyle değişmesini bekliyorsunuz.
Unutuyorsunuz onlardan biri olacak
doğabileceğinizi. O üniversite ve yüksek lisans diplomalarınızla onları hoşgörü
ile eğitimek yerine aşalıyorsunuz.
Hoşgörünün dünya başkenti sayıyorsunuz yaşadığınız ülkeyi. Turistlere
gösterdiğiniz güler yüzü birbirinize gösteremiyorsunuz. Başka bir ülkeye
gitmekten, artık buranın yaşanmayacak bir ülke olduğundan bahsediyorsunuz. Ancak
oradaki bireylerlede yaşabileceğiniz fikir uyuşmazlığını göz ardı ediyorsunuz.
Temel olarak bireysel ve gerçek özgürlüğün sizlere partiler ve devlet
tarıfından verilemeyeceğini görmek istemiyorsunuz. Kendin değişmeden, en basiti
bir tek senken toplumun, milyonların değişmesini bekliyorsunuz.
Herbiriniz tek tek geri dönmelisiniz okuduğunuz üniversitelere, yahut
bizleride salmamalılar elimizde diplomalarla o şaşalı kapılardan!
Yaptığınız spora şiddet karıştırıyor, kadınım dediğinize el kaldırıyor,
senin gibi olmayanlara hakaret ediyor, yaşadığınız toprak parçasının yönetimine
şaibe karıştırıyor, hakkın olmayana el uzatıyor, dini sömüryorsunuz... Aslında
siz(biz) hiç bir şeyi haketmiyorsunuz!
Devlet Öldürüyor!
Kusura bakmayın unutmuşum daha her birinizin çocuk olduğunu. Onca cana kıyılırken on beş kilogramın sorumluluğunu omuzlarınızda taşıyamıyacağınızı(-mızı). Berkin’in kırkı çıkmadı henüz... Mehmet Ezer’inde mi ölmesi gerekirdi?(!)
Şehit fidanların acısı yetmezmiş gibi işi kökünden "çözme" teriminide yanlış anlayan hükümet, gözünü tomurcuklara dikiyor!
John Locke’un toplum sözleşmesinde karşılıklı verme yasası vardır. Bizlerin ceza almayı kabul ederek devletten korunma beklemesi dersem kısaca özetlemiş olurum. Kimden ve neyden; kime göre, neye karşı koruma? Üç çocuk yapın derken aç kalan evladı için "hırsız" yaftası yiyen bir babadan mı? Devlet, iktidar, egemen güç, Big brother; adı her neyse, kendi yarattığı korku kültüründe kamuoyunu kendinden koruyor(mu?). Cezalar genelde genelleyici olduğu için yaşın yanında kuruda yanıyor. Bir genellemeler silsilesi içinde kaybolup gidiyor çocuklar, gençler, tekiller, bireyler...
Siyasilerin çıkarları, o hiç tatmin olmayan egoları uğruna insanlar birbirine kinle bakıyor, oportünistler ürüyor, nesiller birbirine karşı kutuplaştırılıyor, pasifize ediliyor ve ötekileştiriliyor. En kötüsüde daha çocuk yaşta oynamak yerine ölmeyi öğreniyor.
Dikkat edinde seçim yerine savaşa gitmeyelim. Unutma, senin yaşattığın devlet öldürüyor!
22 Mart 2014 Cumartesi
Konu: Ahlak
Ne sıkı dostlara sahibiz, eğer ki gündelik hayatta birbirimize karşı
söylemlerimizi yargılamassak. “Aaa pembe gömlek mi giydin bugün?” dememiz
aslında “O sana hiç yakışmamış”ın üzerine toprak eşelemeye çabaladığımızın bir
göstergesidir. Bunun adı nedir? Patavatsızlık mı? Ahlaksızlık mı? Yoksa
otokontrol ile gelen ‘doğallık’ mı? Tek bir yanıtı var bana kalırsa; hiç biri
ağzımızdan kaçan masum, incitmemek adına söylemiş kelamlar değildir. Her biri
bilinç altına ektiğimiz bir fidanın meyvesidir. O çok sevdiğimiz dostlarımıza
sunmak için yetiştirdiğimiz çürük meyveler...
Gizli faşizm ile birbirimize dayatmalarımız, söylemlerimiz yaşam tarzı olup
çıkıveriyor karşımıza. İnsanların önyargılı cümleleri sana bir değer biçiyor ve
bu bir uzuv gibi senin peşinden her yere geliyor. Kesecek olursan bir parçanı
bırakman gerekiyor. İnsanların sana verdiği değeri o kadar önemsiyorsun ki o
olmadan eksiksin işte.
Sizin gibi olmayanları, ritüel hayatlarınızı yaşamayanları ötekileştiyor,
onlara ‘entellektüel, gay, devrimci, anarşist, satanist, ateist, artist...’
gibi kelamlar ile değer biçiyorsunuz. İnsan değeri tek bir kelam ile şekil
alıyor normların dışına çıkıyor, marjinalleşiyor.
Komşunun kızı gecenin yarısı yakışıklı bir delikanlının arabasından mini
eteğiyle inerken yargılamaya hazır bir yargıçsınızdır artık hayat okulu
diplomanızla. Görüntünün pornografisine acken elalemin namus bekçileri
oluverirsiniz bir anda. Ayşe’nin kızı üniversiteden mezun olup bir de evlendimi
ondan namuslu yoktur artık. Birde Fatma’nın kızına bakın hele; üniversiteyi
bırakıp kendini resime veriyor yalnız başına yaşadığı evinde. Üstünü üstlük
bazı geceler evine bir erkek girip çıkıyor. Bak sen ‘ahlaksız’a!
“Nymphomaniac”ın ahlaksız olduğuna o dini bütün iktidar karar veriyorken,
ceplerimize uzanan elleri onların ahlaklarını gözler önüne seriyor. Yaratılışımızın
temeli “seks, zina” (adı her ise) iken, temsil ettiği vatandaşın hakkını yemek
ahlaha ahlak katıyor! Yalnız tek suçlu iktidar değil bizlerde işin içindeyiz. Arabanın
camından attığın pet şişenin sonunu düşünmezken, evde kızartma yaptığın yağı
lavobanın deliğinden boca ederken kirlettiğin deniz suyunu,öldürdüğün balıkları
umursamazken, binlerce kağıt parçasını basket atarcasına çöp kutusuna
sallarken, AKP’nin kestiği ağaçların en büyük savunucusu olursun bir anda. Fikirler
ile icraatlar bir olursa hedefe varılabilir. Bilinçsiz fikir koca bir hiçtir.
Ben şimdi dedikodunuzun önüne koyduğum, ağırlığı beş-on gramı bulmayan
kelime barikatlarımla o çok değerli iletişim sürecinizi baltaladığım için
sevilmeyen olurum bir anda. Artık günlerde yerim yoktur yahut okul sırlarında,
en popülerin yanında.
Ahlakı tartışırken önce Sokrates’inde dediği gibi “kendini bil”mek önemli.
Ardından da gene Sokrates’e ait olan “bildiğim
birşey varsa o da hiç bir şey bilmediğimdir” cümlesi ile felsefeyi alevlendirmeli.
Ben kimseyi terbiyeli ya da terbiyesiz yapamam. Kaldı ki ben ne kadar
terbiyelim? Var mıdır bu terbiyenin bir tartısı? Haklısınız ahlakı benim gibi
bir ahlaksızdan mı öğreneceksiniz? Sayısal alanın dışına çıktığımızda her sorunun
cevabı görecelidir. Gerçi ilkoku sıralarında matematik sorularının altına “1. yol,
2. yol...” yazdığımızı anımsadım nedense? Ahlaklı olmak bu söylemlerime karşı
kendi kendime bir ironi oluşturmama sebebiyet verir; ahlaklı olmak seni sürekli
seçime yönlendirir. Ancak her seçtiğimiz ise bir ahlak göstergesi değildir.
11 Mart 2014 Salı
Siz en iyisi gidin oy verin!
Ne yazık! Hala kendinize stratejik oy verme davranışı(tactical voting) ile birbirine ikame olacak partiler arayın... Haklısınız amaç AKP’yi düşürmektir. Ama bunu ne küflenmiş CHP, ne de derin dondurucudan çıkartılıp önümüze sunulan DSP başarabilir. Zamanında sol şeritten yürümeyen adam, şimdi sandığa koşar adım “sol” şeritten gidiyor. İnsanlar bireysel ideolojilerinden saparak kendileri olmaktan vazgeçiyorlar. Vazgeçilen bir ideoloji ideoloji midir? Sorgulamak gerekir... Bir nevi dayatılan biliniyor, bilinç seviyesi çok yüksek memleketimde.
Sorarım sizlere; hangi parti yahut siyasi lider bizlerin bireysel hak ve özgürlüklerini en üst seviyede tutup, yaşatabilir? Hangisi yetimin hakkını yemeden, vergilerimize çökmeden seçilmek adına harcadığı paraların kat ve katını ayakkabı kutularına koyabilir? Hangisi hoşnut olmadığımız zamanlar ayaklandığımızda polis devleti kimliğine bürünmeden isyanımızı bastırabilir? Hangisi adaletin simgesi, teraziyi tutan ablanın gözündeki bezi aralamadan karar verebilir? Hangisi bulunduğu konum gereği iktidarın ve egemen gücün egolarını ele geçirmesine mani olabilir? Hangisi bu coğrafya uğrana yanmış ocaklara ve ana yüreklerine su serpebilir?...
Şunu hiçbir zaman unutmayın:
“Radikaller keşfetmişlerdir ki, merkeziyetçi cumhuriyet kıyafet değiştirmiş bir monarşidir.”
Politikacıların stratejileri bariz ortadadır; kitleleri inandırmak için önce besledikleri duyguları anlamak, sonra da bu duygulara katılır görünmeleri yeterlidir. Her türlü kontrolden, her nevi ispatten uzak, saf ve sade bir iddia ortaya atarlar. Bu kitlelelrin ruhuna bir fikri yerleştirmek için en doğru araçtır... İddia ne kadar açık, deliller ne kadar sade ve ispattan ırak olura, yargı ve etki de o nispette büyük olur. Bütün çağların din kitapları ve yasaları daima böyle sade iddialarla kendilerini ortaya koymuşlardır. Ancak atladıkları bir nokta vardır.
“Bir büyük inancın değeri münakaşa edilmeye başaladığı gün, o inanacın ölüm günüdür.”
“Kanunların çoğaltılmasıyla hürriyet ve eşitliğin daha iyi korunacağı hakkında hatalı kanaatlerin kurbanı olan kitleler her gün daha ağır, daha dayanılması zor boyunduruğun altına kendilerini zincirlerler. Böylece her gün boyunduruğa dayanmaya alışan milletler boyunduruğu arzulamaya başlarlar ve bütün yaratılıştan gelen iradelerini, özgürlüklerini kaybederler.”
Bir ilk olacak ama zamanı geldide geçiyor bile... Yazalarımda keskin kalem kullandığım doğrudur ancak şeridimi bu kadar keskin izah edeceğim bir anda olmamıştır.
Canlı varlıklardan birkaçı bir araya gelir gelmez, bunlar ister hayvan ister insan kalabalığı olsun, içgüdüsel olarak bir önderin egemenliği altına girerler, girme ihtiyacı hissederler. Ancak atlanılan can alıcı bir nokta vardır. Kitlelerin ruhuna daima hakim olan özgürlük gereksinimi değil, esirlik gerekliliğidir.
Gerçek özgürlüğü sizlere partiler, devlet vs. vermez. Gerçek özgürlük yüreğinizdedir. Gerçek özgürlük “sorumluluğa aittir”. Gerçek özgürlüğe ahlaklı bir öz-yönetim ile ulaşılabilir. Bireyler rasyonel olarak kendilerine duydukları saygıları çevrelerine duydukları anda hiçbir devlet gereksinimine ihtiyaçları kalmayacaktır. İnsan önce kendisi değişmelidir ki ardından çevresi ve yaşadığı coğrafya değişsin.
Bugün bir bakkalın camında gördüğüm yazı ile kendi yazıma nokta koymak istiyorum.
”Çocukların bakkaldan evlerine dönerken ‘gaz fişeği’ yiyerek değil, ekmeğin köşesini yiyerek döndükleri bir toprak dileğiyle.”
1 Mart 2014 Cumartesi
Neymiş, güzel bir söz etmezmişim...
Bu yatak ne çabukta sen
kokuyor. Belki de tüm suçlu o saçların. Sayıca üstünlüğünden bu derece
korkusuzca aşk zehrini salıveriyor yastığıma. Bilerek sol tarafa yatıyorsun
geceleri; kalbime daha yaķın olabilmek için yokluğunda. Düşmemek, rahat
edememek; bahane.
Neyse işte daha fazla yazamıyorum, sonuçta şair
falan değilim ben. Hem şairler kötüdür; seni yazabilmek için, seni terk
ederler. Bazıları ise kadınlar onları terk ettikten sonra şair oluverirler. Bu
durumda kadınlarda kötüdür. Ne sen o kadınlar gibisin, ne de ben şair olmaya
özenen bir hain.. Ben seni seninleyken anca bu kadar "yazar"ım.
20 Şubat 2014 Perşembe
Belki de...
Size de kızmamak lazım, haklısınız kendinizce sebepleriniz var nefret etmek için. Bizim de nefret etmemiz lazım sizden. Sizli bizli ayrımcılıklara kapı açıyor belki de kelamlarım…
Türk olduğunuz için Kürt’lerden nefret etmeniz gerektiğini öğrendiniz aşırı milliyetçi kan taşıyan dedelerinizden(-mizden).
Holiganizimin sebebi, renk algısı daha oturmamış bir bebek iken babanızın giydirdi o malum takımın tulumuydu belki de. Diğer bir babanın evladını, burnuna dayatılan biberon gibi o renkler uğruna bıçakladın belki de… Henüz daha “koymak” nedir bilmiyorken, Fenerbahçe’li olduğunuz için Galatasaray’lılardan nefret etmeyi öğrendiniz bir “spor müsabakası”nı izleyen bireylerin ettiği küfürler sayesinde.
Kadını bir seks objesi olarak pazarlayan televizyon ve dergilerden öğrendiniz taciz etmeyi! Hayvan olmayı seçtiniz. İzlediğiniz hayvan belgeselleriydi buna sebep.
Müslüman bir kültürde büyüdüğünüz için Hristiyan’lardan yahut Ateist’lerden nefret etmeyi öğrendiniz. Nerede kaldı dininizin hoşgörü üzerine temellendirilmiş kalıntıları?
Belki de anneniz çocukken başınızı okşamadığı için sevgi yoksunu büyüdünüz. Sevgi görmediğiniz için diğer insanları sevgi nasıl gösterilir bilemediniz.
Eğer sevseydiniz, ben bunları yazıyor olmazdım. Başka dertlerim vardı üzerine düşüneceğim. Belki de dert yoksunuyduk şu anda sevgi ve barış dolu dünyamızda. İktidarlar çaresiz kalmıştı bu sevda ve bağlılık karşısında. Belki de onların kolayca yönetebileceği bir koyun sürüsü değildik şimdi.
Türk olduğunuz için Kürt’lerden nefret etmeniz gerektiğini öğrendiniz aşırı milliyetçi kan taşıyan dedelerinizden(-mizden).
Holiganizimin sebebi, renk algısı daha oturmamış bir bebek iken babanızın giydirdi o malum takımın tulumuydu belki de. Diğer bir babanın evladını, burnuna dayatılan biberon gibi o renkler uğruna bıçakladın belki de… Henüz daha “koymak” nedir bilmiyorken, Fenerbahçe’li olduğunuz için Galatasaray’lılardan nefret etmeyi öğrendiniz bir “spor müsabakası”nı izleyen bireylerin ettiği küfürler sayesinde.
Kadını bir seks objesi olarak pazarlayan televizyon ve dergilerden öğrendiniz taciz etmeyi! Hayvan olmayı seçtiniz. İzlediğiniz hayvan belgeselleriydi buna sebep.
Müslüman bir kültürde büyüdüğünüz için Hristiyan’lardan yahut Ateist’lerden nefret etmeyi öğrendiniz. Nerede kaldı dininizin hoşgörü üzerine temellendirilmiş kalıntıları?
Belki de anneniz çocukken başınızı okşamadığı için sevgi yoksunu büyüdünüz. Sevgi görmediğiniz için diğer insanları sevgi nasıl gösterilir bilemediniz.
Eğer sevseydiniz, ben bunları yazıyor olmazdım. Başka dertlerim vardı üzerine düşüneceğim. Belki de dert yoksunuyduk şu anda sevgi ve barış dolu dünyamızda. İktidarlar çaresiz kalmıştı bu sevda ve bağlılık karşısında. Belki de onların kolayca yönetebileceği bir koyun sürüsü değildik şimdi.
19 Şubat 2014 Çarşamba
7/24 Yalnızlık
Mesele yalnız olmak değil.Mesele bununla başa çıkmak. Yalnızğı
tarif ederken bile yalnız değilsin aslında yahut yalnız olduğunu düşünürken…
Fikirlerinde onlar var; bir zamanlar yanında olanlar...Ne sıkı dost ne sıkı
akraba ne kara sevdalılar. Bir zamanlar yanında olanlar…
Fikirlerini kağıda döktüğün anda kalemle bütünsün artık. Korkma
yalnız değilsin, aranızda bir bağ var. Dokuyorsunuz birbirinize tek gecelik aşk
yaşarmışcasına. İşin bittiği anda masanın üzerinde kalacak olan bir kalem
merhem oluyor yaralarına, seni anlıyor ve en önemlisi seni en doğru şekilde
anlatıyor elaleme kıyasla. Ben post-modernizmin vücut bulmuş haliyim dersen, o
zaman klavyedir dostun. Kalemden daha şanslıdır klavye, on parmağında temas
eder ona. Daha pahalı, daha şık, daha teknolojik… Kimilerine göre önemlidir bu
ayrıntılar. Efendim, hayat ayrıntılarda mı gizldir? Tabi tüm fikirlere saygı
duymak gerek sonuçta.
Fazla dağılmadan, bunu okurken bile yalnızsın işte. Benim sayemde
artık yalnız değilsin korkma. Kelimelerim kurtarıyor seni. Sabah uyandığında
annen yatağını topla demiyorsa o mezzo-sopranoları kıskandıran sesiyle, banyoda
senden önce günlük telaşa kapılmış bir ses “banada bir adet yumurta haşlar mısın?”diye
sormuyorsa, o tek başına ettiğin kahvaltıda 4’e böldüğün yumurtadan daha
yalnızsın. Bakma burada 4’ün tek başına durduğuna tek bir kelam olması bile onu
senden üstün yapar nasıl olsa. Dört; gördün
mü bak? Artık 4 harf olarak dimdik ve yanyana. Kelimeler senden daha güçlü ve
üstündür kimi zaman. Bunu sakın unutma.
Kahvaltınıda ettiğine göre kıçını yırtırak, bankaların sana
“mortgage” adı altında kakaladığı 10 yıl yahut 20 yıl boyunca krediye ait olan
evinde(evde) işin bitti artık, hadi at adımını dışarı. Sen o kadar fakir değil
misin? Daha da iyimser bir portre çizebilirim senin için.
1 Euro = 2.5 TL’ye
sabitlenmiş kurdan yüzde 80’i kredilenmiş ithal arabanda kendini zengin
hissediyorken, durda tadını kaçırayım o camdan örme kocaman binadaki ofisine
giderken. Motor sesinin sana verdiği hazla mutlu oluyorsan, taze bir aşkın heyecanıyla,
koca çınarın gövdesine kazınmış 2 harf kadar yalnızsın o mavi gözlerinin
ardında. Vitesin üzerinde eline dokunan bir el olmadığı sürece, alttan ısıtmalı
koltuğunda dinlediğin şarkılar aklına birini düşürmüyorsa yalnızsın işte.
Şişmanların bir heves ile aldığı, üzerinde iki koca ayağa hasret bir koşu bandı
kadar yalnız ve acınası.
Ne oldu şimdi şemsiye bir anda tersine mi döndü?
Sözümü kesmede bitirmeme müsade et! Şöminenin önünde “Grigsby
Vineyard Cabernet Sauvignon (2007)” Rocca markalı şarabını içerken bile binlerce
dolar verdiğin üzümlerden daha yalnızsın. Çatal, bıçak ve kaşık bir 3’lü iken
sen, o koca kıçını rahat ettirmek adına kestirdiğin ıhlamur ağacından yapılmış
sandalyende yalnızlığımı paylaşıyorsun işte. Görmüyor musun hala? Çatal, bıçak
ve kaşık 3’lüsü aralarına bir de tabağı almış, nisbet yapıyorlar sana.
Tamam mutlu olacaksan itiraf edeyim, herkes bir gün ölecek. O zaman gerçekten yalnızlığı
anlayacaksın. Seni mutlu eden maddi olguları kimseyle paylaşmak zorunda
kalmayacaksın. Yalnız gebereceksin hasta yatağında. Miras bırakacak kimin
kimsen olmayacak. Teknolojiyle birlikte robotlaşan ev gereçlerine özendiğin
için lanet okuyacaksın kendine, ama nafile…
Kimilerine göre yalnız olsamda, mutluyum kelimeler ile yaşamaktan
ve yaşlanacak olmaktan. Korkmayın ve endişelenmeyin adıma.
9 Şubat 2014 Pazar
Ne" Demokratik" bir ülkeyiz biz yahu!
Geçtiğimiz günlerde duydum ki Tayyip bey sosyal medyada onu, yandaşlarını ve kalemşörlerini lekeleyen yazıları engellemek amacıyla “ultra demokratikleştiğimiz” şu süreçte bir yenilik daha yaparak internet kullanımını Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna denetlettirme kararı almış. Üstüne üstlük meslek liselerinde kaldırılan beden eğitimi derslerinin sosyal yaşantı anlayaşı sosyal medya olan bazı gençleri bir nebze daha pasifize etme politikasınıda hayata geçirmiş.
Biz interneti daha aktif ve “bilinçli” olarak kullanan gençlerde engelleme ve denetimden korkarak klavyemizin tuşlarından onun istedemeği harfleri çıkaracakmışız. Diyelim ki çok korktuk ve klavyemizi kırdık. Hatta kırtasiyeler bile kalem kağıt satmaz oldu korkusundan. Ya fikirlerimiz! Gerçi onda da ustasın; yandaşlarının eline verdiğin palalarla, kurduğun polis devletiyle fikirleri fiziksel güç ile katletmekte üstüne bir lider yoktur(Buradan Hitler’e selam olsun!)!
Alkole yapılan zamlara ve belirli bir saat zarfı içinde temin etme politikalarına rağmen,büyük zorluklar ile temin ettiğimiz meretle ve dostlar ile sohbetteyken sana savurduğumuz ağız dolusu küfürleri kim,hangi makam denetleyecek? Nasıl kısacaksın sesimizi?
Toplumsal hafızası silik bir toplumda yaşıyor olmam bu ülkeye ve kamuoyuna yapılanları benimde görmezden geleceğim anlamına gelmez.Görmezden gelenler ise senin medya ve televizyon yoluyla pasifize etme politikana sadık kalan tiplerdir.11 seneden sonra sana duyduğum antipatiyi 11.000 sebeple açıklayabilirim ancak sene başına 11 örnek vermem kafidir ;
1) Daha yolun başları çıraklık dönemleri AKP hükümetinin sene 2003 ben ise daha 13; Maliye Bakanı Unakıtan, devletin mallarını “babalarının mallarıymışcasına satacağını” izah ederken…Eşi Ahsen Hanım, türban gerginliklerine formül buluyor,saçını eşarp ile bağlıyor,öğrencilik yıllarında çok havalı olduğunu,”Vakko”’dan şapkalar aldığını anlatıyordu.
Kafasına çuval geçirilen askerlerimiz, Kerkük’ün Kürt Valisi’ne suikast planlamak ile suçlanırken…PKK, Tunceli Valisi’nin konvoyuna saldırıyor,analar ağlıyor iki vatan evladı şehit oluyordu.
Hal böyle iken Başbakanın küçük oğlu Bilal Bey evleniyordu.Gelin henüz 17 yaşındaydı.Düğün Lütfü Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapılıyor,salon ise o zamanın parasıyla 7 bin dolara kiralanıyordu.
2) Sene 2004 Milli Eğitim yeni sloganı “Oku, Düşün, Uygula, Neticelendir” ile kolları sıvıyordu. Ancak Yılmaz Özdil’in tespitiyle başharfleri yanyana dizince ortaya “ODUN” çıkıyordu!
3) 2005 yılıyla birlikte Kuran kursları gazeteler özenmiş olacaklar ki promosyon dönemine giriyor, çocuklara bisiklet, bilgisayar ve cep telefonu veriyordu.Türk Telekom, Lübnan şirketine satılıyor, kese şişiyor, halkın gözünü boyamak gerekiyordu.Müslümanlık “rabbena hep bana” demek değildi! Mersin ve İskenderun limanlarıda bu dönemde satılıyor, Amerikalılar, Garanti Bankası’na ortak oluyordu…
4) Kutuplaştırmanın başına oturan canavar ayağını gazdan cekmemeye devam ediyor turban yetmezmiş gibi birde başımıza “haşema” çıkıyordu.Türk Hava Yolları düşme tehlikesi yaşayan uçaklarının sağsalim kalkışının şerefine deve kesiyor, Kurban bayramında Saddam asılıyordu.Hükümetimiz ise kurbanlık kuzularla yarışıyordu sessizlikte.Tek başına hukuk mücadelesi veren dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer bir yılda 25 yasayı veto ediyordu ama ne fayda. Seneye Gül dönemi ile AKP için Gül’lük gülistanlık olacaktı herşey(2006).Türkiye Sezer’in gidişyle neleri kaybettiğinin çok geç farkına varacaktı.
5) 2007 1 Mayıs’ı tam bir kaostu. İstanbul Valiliği işçinin en doğal hakkını elinden alıyor,Taksim’de olan kutlamaları yasaklıyor 900 kişi gözaltına alınıyordu.
6) 2007 bitiyor 2008 geliyordu.Tarihte ilk defa Anıtkabir’in elektiriği bir yılbaşı gecesi kesiliyordu.Ampul olmuş avize; ulu öndere ışık vermemekte kararlıydı.
7) 2004/2008 yılı toplam şehit sayısı 508’idi.Ne açılım ne de sorun kelamları vardı hükümetin ağzında. Oldu olacak terörist başını mapustan çıkarılım başımıza koyalım diye ahkam kesiyordu Kasımpaşalı.Kasımpaşaspor’un esamesi okunmazken 5 sene içinde süper ligdeydi.
8) Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesiye evet/hayırı gündelik hayatta artık birer ideolojik kelime olarak algılamaya başlamıştık.Verdiler kömürü verdiler beyaz eşyayı… Ak kara birbirine karıştı; %69 “evet” çıktı. Artık evet/hayır gündelik ritüelist anlamına dönebilirdi.
9) 1919’un 16 Mayıs günü, Mustafa Kemal’in Bandırma vapuruyla Samsun’a gitmek üzere yola çıktığı gün 2008’in 16 Mayıs’ı Bandırma limanı ve Samsun limanı satıldı.
10) Ergenekon dalga dalga büyüyor bu dava sürecinde sorgulanan sanıkların hemen hemen her biri “Ergenekon ne? Daha önceden hiç duymadım.” diyordu.Bir bilinmezlikti…
11) Yeryüzünde nefes alamamızı sağlayan ve verimli toprakların sebebinin tek bir ağaç ile olduğunun farkında olmak istemiyordu kimileri. Gezi direnişi iktidarın koltuğunu sallayan, kamuoyuna bilinç aşılayan bir milattı biz genç kuşaklar için. Dershaneler din kardeşlerini birbirine küstürüyor fani çıkarlar ağır basıyordu. Bunu da hatırlatmama gerek olmadığını düşünüyor ancak dokunmadan geçemiyorum.Ayakkabı kutularından çıkan paralar ile ayakkabı kutusu için şaşalı bir kutu üretim fabrikası kurulabilirdi.Ne de olsa geldiği yerde çok vardı; dahası lazımdı.Artık beylik laflar etmeye lüzum yoktu “Kral çırılçıplak”tı.
Sanırsam içerikleriyle 11 örneği geçti bağışlayın vaatleriminden fazlasını verdiğim için.Daha nicelerine de değinemediğim için…
Ama eminimki benim bu sözlerim senin o astarsız yüzünü düşürmeye yetmez! Kişisel hak ve özgür iradeye bağlı kalarak söylenen fikirleri sen şimdi hakaret sayar benide aldırırsın evimden. Tek bir ricam var mapus damlarında beni birasız koyma “Ne olur”!
Biz interneti daha aktif ve “bilinçli” olarak kullanan gençlerde engelleme ve denetimden korkarak klavyemizin tuşlarından onun istedemeği harfleri çıkaracakmışız. Diyelim ki çok korktuk ve klavyemizi kırdık. Hatta kırtasiyeler bile kalem kağıt satmaz oldu korkusundan. Ya fikirlerimiz! Gerçi onda da ustasın; yandaşlarının eline verdiğin palalarla, kurduğun polis devletiyle fikirleri fiziksel güç ile katletmekte üstüne bir lider yoktur(Buradan Hitler’e selam olsun!)!
Alkole yapılan zamlara ve belirli bir saat zarfı içinde temin etme politikalarına rağmen,büyük zorluklar ile temin ettiğimiz meretle ve dostlar ile sohbetteyken sana savurduğumuz ağız dolusu küfürleri kim,hangi makam denetleyecek? Nasıl kısacaksın sesimizi?
Toplumsal hafızası silik bir toplumda yaşıyor olmam bu ülkeye ve kamuoyuna yapılanları benimde görmezden geleceğim anlamına gelmez.Görmezden gelenler ise senin medya ve televizyon yoluyla pasifize etme politikana sadık kalan tiplerdir.11 seneden sonra sana duyduğum antipatiyi 11.000 sebeple açıklayabilirim ancak sene başına 11 örnek vermem kafidir ;
1) Daha yolun başları çıraklık dönemleri AKP hükümetinin sene 2003 ben ise daha 13; Maliye Bakanı Unakıtan, devletin mallarını “babalarının mallarıymışcasına satacağını” izah ederken…Eşi Ahsen Hanım, türban gerginliklerine formül buluyor,saçını eşarp ile bağlıyor,öğrencilik yıllarında çok havalı olduğunu,”Vakko”’dan şapkalar aldığını anlatıyordu.
Kafasına çuval geçirilen askerlerimiz, Kerkük’ün Kürt Valisi’ne suikast planlamak ile suçlanırken…PKK, Tunceli Valisi’nin konvoyuna saldırıyor,analar ağlıyor iki vatan evladı şehit oluyordu.
Hal böyle iken Başbakanın küçük oğlu Bilal Bey evleniyordu.Gelin henüz 17 yaşındaydı.Düğün Lütfü Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapılıyor,salon ise o zamanın parasıyla 7 bin dolara kiralanıyordu.
2) Sene 2004 Milli Eğitim yeni sloganı “Oku, Düşün, Uygula, Neticelendir” ile kolları sıvıyordu. Ancak Yılmaz Özdil’in tespitiyle başharfleri yanyana dizince ortaya “ODUN” çıkıyordu!
3) 2005 yılıyla birlikte Kuran kursları gazeteler özenmiş olacaklar ki promosyon dönemine giriyor, çocuklara bisiklet, bilgisayar ve cep telefonu veriyordu.Türk Telekom, Lübnan şirketine satılıyor, kese şişiyor, halkın gözünü boyamak gerekiyordu.Müslümanlık “rabbena hep bana” demek değildi! Mersin ve İskenderun limanlarıda bu dönemde satılıyor, Amerikalılar, Garanti Bankası’na ortak oluyordu…
4) Kutuplaştırmanın başına oturan canavar ayağını gazdan cekmemeye devam ediyor turban yetmezmiş gibi birde başımıza “haşema” çıkıyordu.Türk Hava Yolları düşme tehlikesi yaşayan uçaklarının sağsalim kalkışının şerefine deve kesiyor, Kurban bayramında Saddam asılıyordu.Hükümetimiz ise kurbanlık kuzularla yarışıyordu sessizlikte.Tek başına hukuk mücadelesi veren dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer bir yılda 25 yasayı veto ediyordu ama ne fayda. Seneye Gül dönemi ile AKP için Gül’lük gülistanlık olacaktı herşey(2006).Türkiye Sezer’in gidişyle neleri kaybettiğinin çok geç farkına varacaktı.
5) 2007 1 Mayıs’ı tam bir kaostu. İstanbul Valiliği işçinin en doğal hakkını elinden alıyor,Taksim’de olan kutlamaları yasaklıyor 900 kişi gözaltına alınıyordu.
6) 2007 bitiyor 2008 geliyordu.Tarihte ilk defa Anıtkabir’in elektiriği bir yılbaşı gecesi kesiliyordu.Ampul olmuş avize; ulu öndere ışık vermemekte kararlıydı.
7) 2004/2008 yılı toplam şehit sayısı 508’idi.Ne açılım ne de sorun kelamları vardı hükümetin ağzında. Oldu olacak terörist başını mapustan çıkarılım başımıza koyalım diye ahkam kesiyordu Kasımpaşalı.Kasımpaşaspor’un esamesi okunmazken 5 sene içinde süper ligdeydi.
8) Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesiye evet/hayırı gündelik hayatta artık birer ideolojik kelime olarak algılamaya başlamıştık.Verdiler kömürü verdiler beyaz eşyayı… Ak kara birbirine karıştı; %69 “evet” çıktı. Artık evet/hayır gündelik ritüelist anlamına dönebilirdi.
9) 1919’un 16 Mayıs günü, Mustafa Kemal’in Bandırma vapuruyla Samsun’a gitmek üzere yola çıktığı gün 2008’in 16 Mayıs’ı Bandırma limanı ve Samsun limanı satıldı.
10) Ergenekon dalga dalga büyüyor bu dava sürecinde sorgulanan sanıkların hemen hemen her biri “Ergenekon ne? Daha önceden hiç duymadım.” diyordu.Bir bilinmezlikti…
11) Yeryüzünde nefes alamamızı sağlayan ve verimli toprakların sebebinin tek bir ağaç ile olduğunun farkında olmak istemiyordu kimileri. Gezi direnişi iktidarın koltuğunu sallayan, kamuoyuna bilinç aşılayan bir milattı biz genç kuşaklar için. Dershaneler din kardeşlerini birbirine küstürüyor fani çıkarlar ağır basıyordu. Bunu da hatırlatmama gerek olmadığını düşünüyor ancak dokunmadan geçemiyorum.Ayakkabı kutularından çıkan paralar ile ayakkabı kutusu için şaşalı bir kutu üretim fabrikası kurulabilirdi.Ne de olsa geldiği yerde çok vardı; dahası lazımdı.Artık beylik laflar etmeye lüzum yoktu “Kral çırılçıplak”tı.
Sanırsam içerikleriyle 11 örneği geçti bağışlayın vaatleriminden fazlasını verdiğim için.Daha nicelerine de değinemediğim için…
Ama eminimki benim bu sözlerim senin o astarsız yüzünü düşürmeye yetmez! Kişisel hak ve özgür iradeye bağlı kalarak söylenen fikirleri sen şimdi hakaret sayar benide aldırırsın evimden. Tek bir ricam var mapus damlarında beni birasız koyma “Ne olur”!
4 Şubat 2014 Salı
Samsung
Geçtiğimiz günlerde Samsung firması ile yaşadığım bir sorun üzerine
yetkili firmaya attığım bir maiili paylaşmak istiyorum sizlerle:
“ Bu yazıyı yazarken Note 3 almamın
pişmanlığını "herhangi bir kırtasiyeden ajanda alsaydım daha çok verim
alırdım” cümlesiyle izah etmeye çalışarak
başlamak istiyorum sözlerime(Bu yazınında algı seviyesi yüksek ve empati
kurabilen bir personelinize ulaşmasını umuyorum).
Buradan otomatik mesajlar ile çözüm üretme
sürecinizi başarılı kıldığınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Telefonu aldığım
ilk günden itibaren fabrikasyon hatası ile elime ulaşan (kendiliğinden açılıp
kapanma) bir elektronik alete para ödediğim için çok pişmanım! Sizin gibi
firmalar sadece piyasanın kaymağını alma çabasındalar! Müşteri memnuniyeti
sadece halkla ilişkiler sürecinizin olduğunu gösteren bir kılıf. Neden mi?
Telefonu kullandığım 10 gün boyunca her gün
işlerimi yarım bırakacak şekilde kendini 3-4 kere yeniden başlattı(Kullanım
sıklığına göre bu sayı artış gösteriyor). Eyvallah, hatalı üretimdir
diyemiyorum. Çünkü ben bu telefona orjinal aksesuarları ve sigortası dahil olmak
üzere 2500 TL para veriyorum. Ve sizinde “Samsung”’(sözde dünya devi) olarak bu
parayı hak etmenizi bekliyorum. Ancak böyle bir kaideniz olmadığını
görüyorum. Sonunda hevesim kursağımda eyvallah ediyor ve telefonu Samsung yetkili
servisi olan “Başarı teknik servisine”(İzmir) 15.01.2014 tarihinde
bırakıyorum. 21.04.2014 tarihinde çağrı merkezini arıyor telefonum hakkında
servisten herhangi bir bilgi alamadığımı ve bu uzayan süreçten şikayetçi
olduğumu belirtiyorum. Ertesi gün durumla ilgileneciği söylenildiği halde
herhangi bir bilgilendirme alamıyorum.Ve iş başa düşüyor; başarı teknik
servisine gidiyorum,telefonumun onarımı için parça beklenildiği söyleniyor. Ben
telefonumu herhangi bir donanımsal arızıdan dolayı teslim ettiğimi yahut
telefonumu herhangi bir donanımsal arıza vermesini gerektiricek süre zarfında
kullanmadığımı hatırlamıyorum(Kutusunu açtığım andan itibaren kendini yeniden
başlatan bir telefon).
Sorarım size bu neyin donanım parçasıdır?
Bu telefonlar fabrikadan çıkarken herhangi bir
kalite kontrol sürecinden geçmemekte midir?
Bizler yani sizin velinimetleriniz paramızı
aldığımız ürünün ilk günden bozulması için mi sizin firmanıza hibe ediyoruz?
Servis sürecinin 20 gün olduğunun bilincinde
olan bir bireyim.Ancak telefonu daha ben bu 20 gün sayısının yarısı kadar
kullanmış değilim!Bırakında bu sitem hakkım olsun!
İçinde bulunduğum durum sizinle iletişime
geçme çabalarım ve temennilerimin süresi dolmuştur. Çünkü sizin gibi sözde büyük
firmalar iyi niyeti su istimal etmekten başka hiç bir şey yapmamaktadır. Üç defa çağrı merkezinizle ve bir defa da online
destek merkenizle görüştüysemde sonuç ortada. Bu aşamadan sonra size sunmuş
olduğum bu yazıyı Note 3’ün aynı
fabrikasyon hatasıyla ulaştığı bireylerinde desteğini arkama alarak yaşadığım
bu süreci, firmanızın memnun olmadığım çözüm süreci anlayışınızı yayın yapmış
olduğum internet sitesinde, bireysel blogumda, sosyal medyada ve forumlarda ifşa
edeceğim. Reklamın iyisi kötüsü olmaz değil mi?
Firmanız ve kendim için hayırlı olsun...
Bu maili Samsung Türkiye’ye yolladıktan 15
dakika sonra Samsung Genel Müdürlüğünden kibar bir bey tarafıma cep
telefonu vasıtasıyla dönüş yaptı. Söylediği cümle ise şuydu:
“Beyfendi telefonunuzu yenisiyle mi
değiştirmek istersiniz? Ya da iade mi etmek istersiniz?”
Hiçbir zorluk çıkarmadım yeni telefon
talebinde bulundum. 2 iş gününün ardından yeni telefon tarafıma teslim edildi.
Diyeceğim o dur ki; ne koparırsam kardır
mantığı ile piyasanın kaymağını toplamaya çalışan firmalara bir örnektir “sözde
dünya devi Samsung”! Ancak şunu unutuyorlar ki, bazı kuşların eti tuttun mu, kopmaz. Diş eti iltihaplarından tutunda, bağırsak rahatsızlarına kadar giden
hastalıklar açar başa.
Basit ve herzaman duyduğunuz bir nasihatla
noktalayım yazımı. ”Siz siz olun hakkınızı sonuna kadar arayın. “
2 Şubat 2014 Pazar
Sadece birkaç yalan önceydi mutluluğumuz...
Dilinizi tutun, dudaklarınızı ısırın, sevdiklerini kırmayın; külliyen yalan. Sizi siz yapan kelimeleri ağzınınzdan eksik etmeyin, düşündüğünüz gibi olun, varolduğunuz doğrultuda da düşünün. Mesela “o” alınacak diye lafınızı esirgemeyin varsın alınsın ki yarın alındırtmasın.
Elbette insansıznız bir günkü düşünceniz diğer günü tutmayacak, gönyeniz şaşacak. Suçlu emin olun siz değilsiniz. Suçlu; eğik zemin, eğik insanlar, yalanı ağzına günlük öğün etmiş bunalımlar.
Korkmayın hak edene küfür etmekten boşverin “onların” ne diyeceğini! Ben size söyleyeyim olsun olsun terbiyesiz yahut küfürbaz diyecekler .Ama unutmayın en lezzetli yemekler “terbiyesiz etler” eşliğinde pasaklı köşebaşı lokantalarında yenilenler…
28 Ocak 2014 Salı
Bir kuru dal elde kalan...
Ağaçların ücretsiz Wi-fi sinyali gönderdikleri bir evren düşünün; sanırım herkes yaşadığı çevreye minimum bir adet ağaç dikerdi. Ve evren yaşanılabilir bir yer olurdu. Hiç olmadı senin, benim, onun evladına verimli bir toprak bırakabilme ihtimalimiz olurdu. Kim bilir belki güneş de sitem etmezdi bizlere ve doğaya.
Ne yazık ki, onlar sadece nefes almamızı sağlayan oksijeni üretebiliyor. Bu da "sosyal medya ve internet kroniklerine" bir iyi geceler öpücüğü olsun...
Ne yazık ki, onlar sadece nefes almamızı sağlayan oksijeni üretebiliyor. Bu da "sosyal medya ve internet kroniklerine" bir iyi geceler öpücüğü olsun...
20 Ocak 2014 Pazartesi
Her derde deva iksir!
Oturmuşum edebimle finallerime çalışıyorum, kitapta yazılan bir cümleye takılıyor aklım. ”Bilgi çağıyla birlikte ulusal sınırların ortadan kalkışı, teknolojide yaşanan baş döndürücü gelişmeler, dünyayı bir tek Pazar haline getirmiştir.” diyor.
Hal böyle iken adamlar işeyip ardından o sarımsı sıvıyı göz alıcı bir şişeye koysalar, etiketinede “ölümsüzlük iksiri” yazsalar, alacağız yahu!
Parayla mı? "Yaşasın kapitalizm" demekten kendimi alamıyorum. Neyse ben çalışmaya devam etmeye çalışayım.
Hal böyle iken adamlar işeyip ardından o sarımsı sıvıyı göz alıcı bir şişeye koysalar, etiketinede “ölümsüzlük iksiri” yazsalar, alacağız yahu!
Parayla mı? "Yaşasın kapitalizm" demekten kendimi alamıyorum. Neyse ben çalışmaya devam etmeye çalışayım.
17 Ocak 2014 Cuma
3 Numara
Bir zamanlar sırma gibi olan saçlarım artık “3 numara”. Sıkıldım mı demeliyim yoksa geleceğe hazırlık mı bilemedim. Çok değil 5-6 sene sonra, şöyle otuzuma merdiven dayadığımda zaten döküleceklerdi. Bakmayın öyle sağlıklı ve canlı durduklarına; kafamın içinde dolaşan onlarca, yüzlerce düşünceye karşın ilk onlar isyan edecek, teel tel terk edeceklerdi beni. Ne de olsa bana çekecekler; anarşistiz biz deyip vuracaklar bolyozu her bir kök hücresine.
Durum böyle olunca bende bırakacağım düşünmeyi, okumayı,yazmayı ve karalamayı... Kendimi seveceğim. Sizler gibi olacağım. Bakarsınız o tek kişilik kafe koltuklarına benzer bir göbeğimde olur. Hani şu oyun hamuru gibi rengarenk olanlardan. Neydi adı? Armut koltuk mu? Evet evet ondan. Başkasının rahatı ve huzuru için kendini ezdiren, her şekle giren... Her neyse işte o zaman onu andırır göbeğim. Bende diğerleri gibi diğerlerinin düşüncelerini umursamaya başlarım.
Değişim tek yönlü olmamalı tabi. Gıdım ve ensemde oldu mu şöyle üç kat, kalantora bak derler arkamdan. Ne de güzel havam olur. Kel ve göbeği ondan bir adım önde olan bir kalantor!
Bilmem bilir misiniz kıyamet hazırlıkçıları vardır; yeryüzünde olası bir felaket olursa her türlü hazırlığını yapmış yaşama savaşına erzak, barınak ve silahla 1-0 önde başlayacağını sanan tipler. Bende şu postmodern dönemde bilginin geri plana düştüğü, okumanın önemini yitirdiği, anlık yaşama olgusunun ön plana çıkarıldığı, sadece görsellik(televizyon,bilgisaya r,tablet vs.) ile beslenen bu yeni dünyaya hazırlık için ilk adımımı atmış bulunuyorum, ancak ters yöne gidiyorum; güzelleşmek yerine çirkinleşiyorum. Göze hitap edemiyorum. Fikirlere oynamak daha bir cezb ediyor beni. Görüyor musunuz ulan aksiliği? Gene başaramadım izinizden gitmem için önüme attığınız ekmekleri takip etmeyi.
Kellesi üç numara olan arkadaşlarımın(sadece arkadaşlarım değil elbet,sesim kime ulaşıyorsa) sözlerime alınmasını istemem. Sizleri ben her halinizle seviyorum. Ancak insan ayırmayı pek sevmiyorum. Hem baksanıza bu durumu acı olarak görüyorsanızda, acınızı en samimi şekilde paylaşıyorum.
Durum böyle olunca bende bırakacağım düşünmeyi, okumayı,yazmayı ve karalamayı... Kendimi seveceğim. Sizler gibi olacağım. Bakarsınız o tek kişilik kafe koltuklarına benzer bir göbeğimde olur. Hani şu oyun hamuru gibi rengarenk olanlardan. Neydi adı? Armut koltuk mu? Evet evet ondan. Başkasının rahatı ve huzuru için kendini ezdiren, her şekle giren... Her neyse işte o zaman onu andırır göbeğim. Bende diğerleri gibi diğerlerinin düşüncelerini umursamaya başlarım.
Değişim tek yönlü olmamalı tabi. Gıdım ve ensemde oldu mu şöyle üç kat, kalantora bak derler arkamdan. Ne de güzel havam olur. Kel ve göbeği ondan bir adım önde olan bir kalantor!
Bilmem bilir misiniz kıyamet hazırlıkçıları vardır; yeryüzünde olası bir felaket olursa her türlü hazırlığını yapmış yaşama savaşına erzak, barınak ve silahla 1-0 önde başlayacağını sanan tipler. Bende şu postmodern dönemde bilginin geri plana düştüğü, okumanın önemini yitirdiği, anlık yaşama olgusunun ön plana çıkarıldığı, sadece görsellik(televizyon,bilgisaya
Kellesi üç numara olan arkadaşlarımın(sadece arkadaşlarım değil elbet,sesim kime ulaşıyorsa) sözlerime alınmasını istemem. Sizleri ben her halinizle seviyorum. Ancak insan ayırmayı pek sevmiyorum. Hem baksanıza bu durumu acı olarak görüyorsanızda, acınızı en samimi şekilde paylaşıyorum.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)









.jpg)




