Soma’daki durumu sizlere anlatacak bir kelime bulmaya çalışıyorum, sonrada
kendi kendimi, acının tarifi zordur,
çeken anlar diye avutuyorum. Bu fotoğraflarla acıyı, bekleyişi, umudu ve ölümü sizlere anlatmak istiyorum. Daha nicelerini pozlandırıyor mercekte, deklanşöre basan titrek ellerim. Geride kalan
anlarda ise, telaşla, tırnaklarımı yemekteyim.
Öylece bakıyor gözlerim; üzerine
battaniye örtülmüş yanık bedenlere...
Bu kadın, belki bir anne yahut bir kız kardeş... Kim bilir? Belkide o soğuk
demirlere sarılışının ardında, kocasının yanık bedenini kucaklayan bir eş. Etik
olan budur deyip, usulca bir başsağlığı dilemekle yetindim. Mesleğini “profesyonelce”
icra eden gazeteci arkadaşlar, sorularıyla acılarına acı katıyordu zaten. Birde
ben yaralarına tuz basmayayım dedim.
İzlemekle yetindim... Daha fazlası istesenizde gelmiyor elden. Yardım ve
hayır kurumları, orada görev alan kişilerin ve işçi yakınlarının karınlarını
doyurmalarını sağlıyor da, nasıl doyacak; sevgiden yoksun kalacak kalpler!
Paslı merdivenlerin, ömründe o derece pahalı ayakkabı görmeyen
basakmalarında sözde çoğunluğun sesi olan siyasiler görülüyor, küfürler
eşiliğinde. Başları önde geçiyor acılı aile bireylerinin önünden. Vicdan
muhakemesi yapıyorlar, belkide “Yasal olarak 16 yaşında işçi çalıştırmalarına
izin vermiştik, 15 bizim sorumluluğumuzda değil, taşeron düşünsün.” diye
geçiriyorlar içlerinden. Sırf taşeron ve kayıtsız çalışanlar yüzünden 500’ün üzerinde
olan ölü sayısı 300’e yaklaşmış olarak olarak çıkıyor karşımıza. Biriside
kalkıp ”Acınızı paylaşmaya geldik, başınız sağolsun.” demeye cesaret edemiyor.
Çünkü onlar, böldükleri coğrafyanın çoğunluğunun oylarını toplayan, madenlere ‘kaçış
odasını’ zorunlu kılmayan riyakar liderler!
Yanıma Belçika’lı bir gazeteci yaklışıyor, “İngilizce biliyorsan, bana
yardımcı olur musun?” diye soruyor. Acıları daha çok taze deyip, gösterdiği bir
ailenin yanına kızara bozara yaklaşıyorum. Yaptığımızı meşrulaştırmak adına “Sesimiz
tüm dünyaya yayılsın, bir daha ocaklar
yanmasın“ diye, toparlanmayı bekleyen cümleler kuruyorum. “Hangi ülkenin basın
kuruluşu bu?” sorusuyla başlamayı tercih
ediyor aile diyoloğa. Ailenin babası “Ne sormak istiyorlarsa sorsunlar, ben
cevaplarım” diyor kan çanağı gözleriyle, oturduğu dökme demir parçasının üzerinden. Aileyi ve
madende ölen işçyi ifşa etmemek adına detayları atlıyorum. Belçika’lı abi son
olarak “Hükümete bir kusur buluyor musunuz?” diye soruyor, acılı baba,
“Hükümete kızgın değilim. Buraları gelip denetlemeyen, bizi teknolojik olarak
geride bırakanlara kızgınım” diyor. “Bu
madenleri devlet elinden satışa çıkarıp, özelleştiren hükümetin denetlemesi
gerekmez mi?” diye soruyorum, dilimi
eşek arılarının sokmasını arzulayarak. Baba susuyor, ben susuyorum,
Belçika’lı susup, bana bakıyor...
Ama şuanda, bu mecrada susmanın bir lüks olduğunu savunarak bağıra bağıra,
tekrar tekrar söylüyorum:
10 kez denetlendikten sonra, 60'dan fazla kusur bulunup
kapatılan maden ocağını, kâr uğruna açanlar; KATİLSİNİZ!
Evet, ölüm üzerinden siyaset yapıyorum. Çünkü bu ülkede ölüm olmadan,
yitirmeden değer bilinmiyor, açıklar gün yüzüne çıkmıyor. Belkide hak ediyor
kimileri, “ölü sevici” tabirini!
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder