15 Mayıs 2014 Perşembe

Soma


Soma’daki durumu sizlere anlatacak bir kelime bulmaya çalışıyorum, sonrada kendi kendimi,  acının tarifi zordur, çeken anlar diye avutuyorum. Bu fotoğraflarla acıyı, bekleyişi, umudu ve ölümü  sizlere anlatmak istiyorum.  Daha nicelerini pozlandırıyor mercekte,  deklanşöre basan titrek ellerim. Geride kalan anlarda ise, telaşla, tırnaklarımı yemekteyim.  Öylece bakıyor gözlerim;  üzerine battaniye örtülmüş yanık bedenlere...

Bu kadın, belki bir anne yahut bir kız kardeş... Kim bilir? Belkide o soğuk demirlere sarılışının ardında, kocasının yanık bedenini kucaklayan bir eş. Etik olan budur deyip, usulca bir başsağlığı dilemekle yetindim. Mesleğini “profesyonelce” icra eden gazeteci arkadaşlar, sorularıyla acılarına acı katıyordu zaten. Birde ben yaralarına tuz basmayayım dedim.  İzlemekle yetindim... Daha fazlası istesenizde gelmiyor elden. Yardım ve hayır kurumları, orada görev alan kişilerin ve işçi yakınlarının karınlarını doyurmalarını sağlıyor da, nasıl doyacak;  sevgiden yoksun kalacak kalpler!

Paslı merdivenlerin, ömründe o derece pahalı ayakkabı görmeyen basakmalarında sözde çoğunluğun sesi olan siyasiler görülüyor, küfürler eşiliğinde. Başları önde geçiyor acılı aile bireylerinin önünden. Vicdan muhakemesi yapıyorlar, belkide “Yasal olarak 16 yaşında işçi çalıştırmalarına izin vermiştik, 15 bizim sorumluluğumuzda değil, taşeron düşünsün.” diye geçiriyorlar içlerinden. Sırf taşeron ve kayıtsız çalışanlar yüzünden 500’ün üzerinde olan ölü sayısı 300’e yaklaşmış olarak olarak çıkıyor karşımıza. Biriside kalkıp ”Acınızı paylaşmaya geldik, başınız sağolsun.” demeye cesaret edemiyor. Çünkü onlar, böldükleri coğrafyanın çoğunluğunun oylarını toplayan, madenlere ‘kaçış odasını’ zorunlu kılmayan riyakar liderler!

Yanıma Belçika’lı bir gazeteci yaklışıyor, “İngilizce biliyorsan, bana yardımcı olur musun?” diye soruyor.  Acıları daha çok taze deyip, gösterdiği bir ailenin yanına kızara bozara yaklaşıyorum. Yaptığımızı meşrulaştırmak adına “Sesimiz tüm dünyaya yayılsın,  bir daha ocaklar yanmasın“ diye, toparlanmayı bekleyen cümleler kuruyorum. “Hangi ülkenin basın kuruluşu bu?” sorusuyla  başlamayı tercih ediyor aile diyoloğa. Ailenin babası “Ne sormak istiyorlarsa sorsunlar, ben cevaplarım” diyor kan çanağı gözleriyle, oturduğu  dökme demir parçasının üzerinden. Aileyi ve madende ölen işçyi ifşa etmemek adına detayları atlıyorum. Belçika’lı abi son olarak “Hükümete bir kusur buluyor musunuz?” diye soruyor, acılı baba, “Hükümete kızgın değilim. Buraları gelip denetlemeyen, bizi teknolojik olarak geride bırakanlara kızgınım” diyor.  “Bu madenleri devlet elinden satışa çıkarıp, özelleştiren hükümetin denetlemesi gerekmez mi?” diye soruyorum, dilimi  eşek arılarının sokmasını arzulayarak. Baba susuyor, ben susuyorum, Belçika’lı susup, bana bakıyor...

Ama şuanda, bu mecrada susmanın bir lüks olduğunu savunarak bağıra bağıra, tekrar tekrar söylüyorum:
10 kez denetlendikten sonra, 60'dan fazla kusur bulunup kapatılan maden ocağını, kâr uğruna açanlar; KATİLSİNİZ!


Evet, ölüm üzerinden siyaset yapıyorum. Çünkü bu ülkede ölüm olmadan, yitirmeden değer bilinmiyor, açıklar gün yüzüne çıkmıyor. Belkide hak ediyor kimileri, “ölü sevici” tabirini!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder