27 Kasım 2015 Cuma

Gazetecileri hapsedebilirsiniz, ya gerçekleri nerenize sığdıracaksınız?




Türkiye'de gazetecilik diye bir meslek olmasın artık, hiç gereği yok. Kapatılsın tüm İletişim Fakülteleri, iletişemeyen ülkemde. Katipler olsun, dalkavuklar olsun... Yeter ki paşamın istediği olsun. Nasıl olursa olsun! Bilgimiz olmadan fikrimiz olsun. Olsun da olsun... duble yol olsun, gerisi ne olursa olsun. Muktedir ne istiyorsa onu yazsınlar, onu konuşsunlar. Biat etmenin verdiği huzurla kendilerine gazeteci desinler, onlar söylesin biz gülelim ağlanacak halimize. Muktedir neyin bilinmesini istiyorsa, o söylensin o duyurulsun. Ötesine gerek yok. Bilsek ne bilmesek ne? Muktedir nasıl yürüyeceğimizi anlatsın, nasıl giyineceğimizi, ne içeceğimizi, ne zaman evleneceğimizi, kaç çocuk doğuracağımızı, hava güzel mi, inek dağa kaçtı mı, sağımız solumuz sobe mi... hep anlatsın, bir bir anlatsın ve katipler yazsın, dalkavuklar övsün, çığırtkanlar duyursun. Buyurun gazetecilik işte, mis gibi. Gazetecilik öyle bir hale gelsin ki din ile bütünleşsin; görmedikleri olayları, "Ayy valla gördük, çok fenaydı..." diye anlatanlar peydahlansın aramızdan. Bu saatten sonra ne olur olsun!


Aklıma da gelmişken, "Hukuk, iktidarın fahişesidir." demişti evvelden Bakunin! 

10 Kasım 2015 Salı

Benim hala daha umudum var.


“Benim hala daha umudum var.” diyerek başlamak istedim bu yazıya ama, “ama” takıldı işte bir kere daha kalemimin ucuna; bugünün Türkiye’sinde böyle bir cümle kurmak, koyun sürüsüne kaval çalmaktan farksız olacaktı ya, neyse...

Hepimiz kardeşiz kelimesinin anlamını yalnızca diline oturtmuş ancak yüreği kurumuş faşistlere rağmen...

“Bize dost değil para lazım” diyenlere rağmen...

Serdar Ortaç’ı, Bülent Ersoy’u sahiplenip, Ahmet Kaya’yı bu ülkeden kovup sonradan tükürdüklerini yalayanlara rağmen...

İçkiye tövbe ettirip tekrardan başlatanlara rağmen...

Bu ülkenin tek sahibi olduğunu savunan kafatasçı Türk’ler haricinde Kürt'e, Alevi'ye, Roman’a zulüm yapan devlete ve bugün hala daha seni temsil ettiğini savunan aşiret reislerine, agalara rağmen...

Yalnızca kendi ideolojisi uğruna ölene kahraman, bir hiç uğruna ölene şehit demenize rağmen...

Bok yoluna gidip, en fazla 2 gün orda burda yazılıp ardından üzerleri çizilenlere rağmen...

Aylığı 100 doları bulmayan ellerden çıkan elbiselere başkalarını imrendirmek ya da moda algısı altında 1000 dolar verenlere rağmen...

Zaten unutmanın, insanın toprağına has mirasının göbeğine doğmuşken, hayatında yaşadığı en ağır acıya ana haber bülteninde şahit olup  kendilerine dert arayan, ama hiç bir şey yapmayanlara rağmen...

Altın suyuna bandırılmış etten yumruklarını sistemin çelikten örülü çarkına sokmaya korkan suni sosyalistlere rağmen...

İstikrarı, refahı, demokrasiyi tek bir adamda ve partide arayanlara rağmen...

Ülkeye senelerdir kanca atmış ‘turuncu’ güneşe inatla sarı demeye devam edenlere rağmen...

Şehirlerde canlı bombalar kendilerini patlatırken, inatla, yitip giden nüfusa yenilerini eklemek adına savaşmayıp sevişenlere rağmen... Benim, her şeye rağmen umudum var. Ne çok isterdim benim gibi umut dolu olmanızı... İşte size rağmen benim hâla daha umudum var!

5 Kasım 2015 Perşembe

İstedikleri buydu, aldılar.




İstedikleri buydu, başardılar; çoğunluğun sesi olmaktı tek arzuları, çoğunluğu arkalarına alarak, diğer bir çoğunluğa arkalarını dönüp saklambaç oynayarak... Demokrasiyi hiçe saymadan ama özgürlüklere gem vurarak kazandılar. Misal bu ya kredi faizlerini düşürdüler, herkes ev alabilsin, bankalara bağlansın diye, gönül bağlarını bahane ettiler. Herkes köpek gibi çalışsın, bol bol para kazansın, harcasın, ancak okumaya ve sorgulamaya vakit bulamasın diye...

Birde üç çocuk yapın, onlara da biz bakarız dedikleri yetmezmiş gibi, üstüne gidin devletinizin bin odalı sarayında çayınızı-kahvenizi-macununuzu kemirin/için diyerek, cinsel hayatınızı bile şenlendirdiler (Televizyonlar deseniz ilim-bilim programlarından geçilmiyordu zaten, ülkece hasretlik böyle şenliklere, doymuştuk sekse falan).

Bu üç evlat yapın tembihine uyan hiçbir anayı ağlatmadılar, evlatlar her daim analarının dizinin dibinden oturup, bol bol öpüp koklaşsınlar, yalnızca ‘ecelleriyle’ öldüklerinde ağlasınlar diye ülkeye barış getirdiler.
Refah seviyesinin çıtasını, gökdelenlerin çatılarına kadar çıkardılar, asgari ücrete yapılacak olan 250 liralık zamma sevinin de, artık verdiğiniz sabit oyun bir bahenesi olsun diye...

Sadece, milletvekili maaşları okudukları kitapların masraflarına yetmiyor diye zam istediler. Siz de canım, yoksa bir Mercedes’in benzin parasında mı kalacak gözünüz? Suyla benzin arasında 3 kuruşluk fark vardı zaten...

Üniversiteler kurdular, ancak sizin evlatlarınızın çimlerinde ayaklarını uzatarak kitap bile okumalarına müsaade etmediler, sırf güvenlik sebebiyle, halkla bütünleştirdikleri üniversitelere boy turnikeleri kurup, etrafına tel örgüler çektiler. Üstüne üstlük kendi evlatları sizin evlatlarınıza hastalık falan bulaştırmasın diye, kendi evlatlarını o üniversitelere bile göndermediler (Az kıymet bilin!).

Mezun oldukları anda işe girip, çalıştıkları kurum adına verimli olamayacaklarını anlayıp, ekonomiye zarar vermemek adına istifa eden gençlerin açtıkları iflah olmaz yaralar kapansın diye, savaştan kaçan bir halka kapılarını açarak, umut teknesi oldular.

Polis devleti kurdular, tüm bunca çabalarına ve uğraşlarına rağmen arada birkaç tane aylak, ‘işsiz-güçsüz’ insan çıkar da kaşınan götlerine cop falan yemek isterler diye.

Hapishaneler kurdular hiç yoktan yere, olmaz ya işte olur da %98’lik kesimin haricinde biri çıkar, ödeyemediği kredisine karşın kalkar banka falan soyar diye (Kimbilir her daim yanında oldukları sanatın ve sanatçının yazdığı, ardından kameraya aldığı bir kurgudan etkilenmiş bile olabilir bu bir garip soyguncu...).
Tımarhaneleri kapattılar, kölelik sistemini kaldırdıkları ve ortalıkta tımarlanacak insancık kalmadığı için...
Laik bir cumhuriyet sistemi içerisinde hiçbir zaman din ve devlet işlerini birbirine kartıştırıp, ateisti, “dinsiz” diye yaftalamadılar.

Liberalleşmeye, özel sermayeye hep sıcak baktılar, para piyasaları üşümesin, devlet elinden çıkarılan memurların maaşlarını siz işçilerin maaşlarına ekleyebilsinler diye.

Yargı sistemini güçlendirdiler, karına-kızına tecavüz edilsin, onlar izlesin, jüriler puan versin diye. (Yalnız hayvanat bahçesi sayısını arttırmayı unuttular, halk gidip oradaki çeşit çeşit hayvanları izlesin diye... Cinsel eğitim ve hoşgörüde de çığır açmış bir ülkeydik hâlbuki.)

Hepinizin de bildiği üzere savaşa karşıt söylem ve tavırlarından dolayı var olmayan tank ve uçak fabrikalarından bahsederek, üzerimize oynayan dış güçlere posta koymuş olmaları yalnızca stratejik zeka örneklerinden birisiydi.

Kendilerinden çok, onlar, hep bizleri düşündüler de, biz onları düşünemedik. Hata onlarda değil, biz halktaydı sadece, onlar konuşsun medya yanaşsın, biz de rahat rahat izleyelim diye her kanalı özelleştirip başlarına kendi adamlarını dikmediler, sırf siz doğru ve tarafsız haber alın diye. Araya birkaç tane kendi adamlarını serpiştirdiler ki, denetim sıkı olsundu... Evet, görüyoruz ki ‘cahil’ halkım, herşeyi biz yanlış anladık şu ana kadar. Bizler kadar onlar da çalıştılar. Ülke, sizin mahalleden mahalleye, işten işe yaptığınız paralel dedikodu kazanı sayesinde birbirine girdi. Sırf bu sebepten ırk, dil ve etnik-kimlik tartışmaları peydahlandı, güzel ahlaklı gazeteci ve siyasilerin olduğu ülkemde.

Unuttuğum, yazmadığım kaldıysa ki bu emin olun huzur ve mutluluk sarhoşluğumdandır. Siz benim canım halkım, velev ki yapılan onca icraatı unuttum binlerce unutturulanın ardından... sorarım, ne çıkar? Hem daha yazsam onca okuyacak kitabınız, akademik makaleniz vardır; çalmayayım ben daha fazla o değerli vaktinizi. Huzurunuz partiniz gibi daim olsun...

4 Kasım 2015 Çarşamba

Şair oldun mu sürünürsün, süründün mü şair olursun...

Edebiyat karın doyurmaz, hatta daha beter bir hale koyar burjuva olmayan insanı. Dışarıdan bakıldığında daha da acısınası bir kimliğe bürünmüşsündür onun-bunun gözünde ama özünde... dünyanın binbir türlü halini öğretir, derdine dert, meselesine mesele biner okurun yahut yazarın edebiyat sayesinde. Tüm bu dertlerin ardından alkol aldırır yazara. Biz yazarlar tekel bayilerinden alkol alırız ama, tekel bayi sahipleri bizim kitaplarımızı almaz mesala... Şairler de ona kezâ fırıncıdan ekmek alır mesala karınlarını doyurmak adına, ama fırıncılar da şiire para vermez bunun karşılığında. Şairin 1 liraya aldığı ekmek onun karnını doyurur da, fırıncının 1 lirasını bile vermeyeceği, ancak şairin paha bile biçemeyeceği şiirleri, keşke fırıncının da karnını doyursaydı mesela.

30 Ekim 2015 Cuma

Cumhuriyet





Nasıl ki, “Başka bir Türkiye mümkün” diyebiliyorsak özgürce, “Başka bir Cumhuriyet de mümkün” diyebilmeliyiz herkesçe. Çünkü Türkiye yönetiminde söz sahibi olan dalkavuklar barış kelimesinin anlamını tahayyüllerine bile sığdıramamışken kalkıp demokrasiyi sığdırsınlar. Görünen o ki onlar, barışınca ne yapacaklarını bilmiyorlar. Kardeşlik kisvesi altında susmanın makbul geleceğini çok önceden unutturdular. Herkesten evvel her şeyi normalleştirdiler. Cumhuriyeti bile... Bilir misiniz Cumhuriyet nedir? Hatırlar mısınız evvela, tarih kitaplarında değil de kuramsal anlamdaki Cumhuriyeti? Görünen o ki  onu da unutturmuşlar. Bilmem bu kuramın temellerini biliyor muydunuz evvela, doğrudan demokrasinin gerekliliklerini... O kadar doğrudan ki artık demokrasi gibi bir tanıma ihtiyaç duymayan bir demokrasi... Üç noktalara bile ihtiyaç duymayan... Emin olun sizin şuanda kokusunu dahi alamadığınız, ancak mutlu ve mesut bir biçimde yad-ettiğiniz havanın esamesi bile değildir Cumhuriyet. Anlıyorum, ayakta tutmak için başta olan başsıza başkaldırmak adına tüm bu bilinçsiz ancak sözde gösterişli söylemleriniz... Keşke Cumhuriyet bu şekilde istediği-miz ölçüde ilerlese.  Fransa’da dahi cumhuriyetçi söylem sürmekte olsa da kavramsallaştırma çabası temelde Türkiye’den bir fark gözetilmeksizin uyuklatılma durumu içerisindedir. En başında bu ülkede kardeş kardeşe küstürülmüş, barıştıkları anda birbirlerini nasıl yaklaşacaklarını unutan zekaları emilmiş insanlardan oluşmakta artık. Akılları demiyorum, zekaları; bir kimseden akıl alabilirsin ancak zeka alamazsın mesela. Akıl; kuralları ilkeleri kavrayıp benimsemeyi, doğru davranma ve konuşmayı, dolayısıyla toplumsal ilişkilerde uyumlu olmayı, makbul bağlar kurmayı temin eder. Akıl ne kadar toplumsal ise, zeka o derece  bireysel bir meziyettir. Zekiler itiraz eder, sorgular şüphe eder. Akıllılar ise kendilerinden bekleneni en iyi şekilde yaparlar. Yani, “Zeki olmasın, kendi zihnini kullanmasın onu bile başkasından ödünç alsın hatta bunun için kredi bile kullansın yeterki topluma uysun...”

Bir aptalın düşünmekten anladığı, rasyonalizasyondur. Boş bir lafı, manasız bir davranışı mantıklı göstermektir onun işi. Tıpkı Ak parti şovenizmi gibi... Asla değişmez, pişmanlık duymaz, kendi çıkarından başkasınınkini umursamaz, aydınlanmaz, tazelenmez; odunlaşır! Tüm bunları yaparken "odunların" da kökünü kazır.

Eğer ki bu zihniyetten uzaklaşmak istiyorsak, “Türkiye toplumunu bir arada tutan pozitif bir etikopolitik bir değer yahut içerik yoksa, bizi bir arada durduran şey nedir peki?” sorusunu ele almamız gerekir. Türk toplumunun, demokrasisini ve cumhuriyetini ayakta tutan ne kardeşliktir ne dostluktur ne ailedir ne de kan bağıdır! Kanımca tek bir cevap da çıkmaz bu soruya ancak verebilecek ana cevap nefret ve suç ortaklığıdır. İşte bu iki ‘insani’ dürtüdür bizi ayakta tutan!

Her daim acının eksik olmadığı boy boy manşet fotoğraflarına bakın, her gün. İşte normalleştiren Ak parti aklı oradadır. İşte yeni Türkiye'nin demokrasisi ve cumhuriyeti o arşivlerde gizlidir. Bu arşiv envanterlerinden aklıma geldikçe ve biraz da kopya çekerek örnek vermek isterim: Van depreminin ardından Kürtlere koliler içerisinde  taş göndererek “ohh olsun!” çekenler cumhuriyetin temelini zedeleyen suç ortaklarıdır, çocuğunu sınava hazırlarken on binlerce lira harcamışken sınav sorularının çalınmasına ses etmeyen ve dahi onun hakkını bir başkasının savunduğu sırada polis tarafından “müdahile” edilmesine kılı kıpırdamayan ebeveynler cumhuriyetin temelini zedeleyen suç ortaklarıdır, Fitresini-zekatını kendi işçisine verecek kadar ahlaksızlaşan ve kendisini ‘akıllı’ sanan dinsizler cumhuriyetin temelini zedeleyen suç ortaklarıdır, Üreticiyi tohumdan edip, bu topraklardan bile verim alınmasın diye elinden geleni yapan, tarımda bile bu ülkeyi ithalata sürekleyen, kazanç hırsıyla kendi üretimi artsın diye üreticinin alın terini hiçe sayan çapraz tekeller cumhuriyetin temelini zedeleyen suç ortaklarıdır, sözde çoğunluğun sesi olan sessiz siyasiler ve madenlere ‘yaşam odasını’ zorunlu kılmayan riyakar liderler cumhuriyetin temelini zedeleyen suç ortaklarıdır, etten ibaret sol yumruklarını sistem çarkının arasına sokmaya korkan ve  daima havada olan kollarının altın suyuna banıldığının farkında olmayan emitasyon solcular cumhuriyetin temelini zedeleyen suç ortaklarıdır, herhangi bir örgütlenme çabası bile göstermeyip de her fırsatta, “Bu halk koyun be kardeşim!” deyip duran ‘akıl sahipleri cumhuriyetin temelini zedeleyen suç ortaklarıdır, pırıl pırıl çocuk zekalarını yosunlaştıran dini doktrinler, gencecik barutların fitilini söndüren patronlar, tüm bu bastırılmışlığın ardından ortaya çıkan, kadın döven adamlar var birde... Evet, anaları ve bacıları olan cinsten, insan evladı olduğunu savunan 'adamlar' da cumhuriyetin temelini zedeleyen suç ortaklarıdır. Ve herkes kadar biz gençler de cumhuriyetin temelini zedeleyen suç ortaklarıyız; gündemi ve hayatı sosyal medyadan ibaret sandığımız, gezip-görüp, okuyup-bilmediğimiz, tepkimizi eylemle değil de kopyala-yapıştırdan ibaret ‘akıl’ dolu cümlelerle gösterdiğimiz için, evet, bizlerde cumhuriyetin temelini zedeleyen suç ortaklarıyız!

Tüm bunları oturup düşünürken Mevlana'nın bir lafını da zihninizin bir köşesine yazmanızı tavsiye ederim; “Ne aradığını bilmiyorsan bulduğunda da hiçbir şey anlamazsın”... Tıpkı yaşadığımız, uzaklarda kalan ve belki kimilerinin hiç yaşayamadığı Cumhuriyet gibi... Umuyorum ki artık maskelerimiz ve yalanlarımız çoğalmaz, işte o zaman ne Cumhuriyetin ne de kendimizin mezarı oluruz!









21 Ekim 2015 Çarşamba

Adam


Adam, gazeteye mektup yazmıştı -işte o kadar eski zamanlardı- (insanların düşünme yetilerini kaybetmediği, bir simülosyon içerisinde kendisini aldatmadığı zamanlar...). Giriş paragrafı ölçülü ve bilimsel olmalıydı ki, yazdıkları editör tarafından bir çöp sepetinin içerisine doğru hookshot ile yollanmasın. Meteorların ve yıldızların dünya tabakasına bıraktığı kalıntılar ve moleküller, kıtaların kayması, denizlerin açılıp kapanması, dalgaların kıyılar üzerinde yarattığı etkiler –mikroplar, mikroorganizmalar- balıksız okyanuslar ve kuşsuz gökyüzü. Evet hatırladığım kadarıyla ilk paragraf bunlardan ibaretti, ilk cümlede de belirttiğim gibi, o, daha bilimsel ve ölçülü açıklanmıştı tüm bunları.  

Bir yandan yıkarak gelişmek isteyen bir dünya... İki yaşamlıların sürüngenlerin, dinazorların saltanatı; iklim değişiklikleri, ilk küçük ve o iğrenç sefil memeliler. Deneme ve yanılma, yaşamak adına ölüm, sahnede boy gösteren ancak gelecek adına umut vadetmeyen piramitler, arka ayakları üzerine dikilen ve ateşi keşfeden, taşları sivrilten, konuşmaktan aciz, çarpışan çekiçler ve mızraklar, koca kara parçası üzerine alanlar ören insansılar. Korkaklar. Ve nihayet yakın sayılabilecek bir geçmişte savaşın esintileriyle foralanmış yelkenliler, şuan bunları yazdığım kelimeleri var eden harfler, asıl piramitler, bombalar. Diller ve tanrılar adına kurban etmeler. Tanrı’nın adını Yehova mı, Zeus mu yahut Krişna mı koysak derken çıkan kavgalar (bu noktada adamın mektubunun dili o dönemin av aletleri gibi sivrilmeye başlıyordu, adam avına hızla yaklaşıyordu), domuz yenir mi diye didişmeler, diz çöküp savaşlarla futbol müsabakalarının galibini tayin etmesi adına gökyüzündeki bir Moruk’a dua etmeler... Adam burada gülmeden edemiyordu. O’na Moruk sıfatını yakıştırdığı ve tüm bunları yazdığı için parlak zekası karşında kendisiyle gurur duyuyor olmalıydı. Son paragrafa geldiğinde ise arafta kalmış dünyayı nasıl tarif edeceğini şaşırmış hatta bu yazıyı gazeteye neden göndermesi gerektiği hakkında kendisiyle tartışmaya başlamıştı. “Aptallar” diye söylendi. Yazmaya devam etti. Şaşırtıcı bir biçimde evrene dair bir-iki meseleyi çözen, toplumundan çok kendisini umursamaya başlayarak yaşayan insancıklar. Kendilerine ve toplumlarına yahut ülkelerine dair sorunlarını çözemezken içinde bulundukları evreni ve yaratıcılarını arama çabaları. Onca uğraş ve didinme. Tekrar Moruk’a diz çöküp herkese zorla diz çöktürme, eskimiş modası geçmiş palavraları büyük bir öğretiymişçesine kakalama... Hepsi özgürlükten bahsediyordu ancak özgürlüğü gerçekten istemiyordu; özgürlüğün getireceği sorumlulukları başkalarına yüklemek kolay geliyordu. Her biri at arabalarını sırtlayan atlardan farksızdı. Üstüne üstlük gözlük takmış olmaları yetmezmiş gibi Frued’a da kulak asmıyorladı; “Bireyin özgürlüğü, uygarlığın bizlere hediyesi değildir. Aksine, uygarlık diye bir şey henüz icat edilmemişken, bireyin özgürlüğü altın çağlarını yaşamaktaydı.”

Bir kısmı at gözlüklerinin Marx tarafından çıkarıldığı için bir ironi ışığı altın şükrederken, bir kısmı ise insan haklarını hak’ın getirmesinden medet umuyordu... Sol bunun için mücadele ettiğinden bahsediyordu sürekli, ancak, etten ibaret yumruklarını sistemin çelikten örülü çarklarının arasına koymaya korkuyorlardı. Yumruklar öylece, gökteki Moruk’a doğru isyanla asılı kalıyor, Moruk’un yancısı şeytan ise onların kolunu da altın suyuna bandırmanın verdiği gururla sırıtıyordu. Her biri, her seçimin ardından iktidar sağ tarafından becerilmelerini kutlarcasına bir suni isyan kimliğine bürünüyordu. Çünkü komünistler iktidara gelmeleri durumunda dünya döndüren para çarkının arasında ezileceklerini biliyorlardı; hiçbir zaman iktidarı ele geçiremeyeceklerdi, çünkü böyle bir istekleri hiçbir zaman olmadı. Kant bağımlısı olumlu bir etik anlayış doğrultusunda ilerlemekten başka bir şey yapmadıklarından; araçlar ile amaçlar arasındaki farkı ortadan kaldırıp, iktidarı daima bir araca döndürmeye çalıştıklarından onu ele geçirecek entelektüel kapasiteden yoksun kalmışlardı. Günümüz sosyal kültürlerinde ve birleşimlerindeki olay buydu; ezilen insanların, varlığını kendi çalışmalarıyla mümkün kıldığı zenginlikten aldıkları o çok küçük pay onlarda çok büyük bir düşmanlığın fitilini ateşliyordu. Ve o fitil, üzerine paradan örülmüş bir yorgan tarafından oksijensiz bırakılıyordu. Önceleri bu başları ezmemek için Moruk tarafından korkutuluyorlardı. Şimdilerde ise yasalar var; onları değil başları ezilmesi gereken patronlarını koruyan yasalar, haklar... Pırıl pırıl çocuk zekalarını yosunlaştıran dini doktrinler, gencecik barutların fitilini söndüren patronlar, tüm bu bastırılmışlığın ardından ortaya çıkan, kadın döven adamlar var birde... Evet, anaları ve bacıları olan cinsten, insan evladı olduğunu savunana adamlar. Moruk’un dininin, iktidarın yasalarının durduramadığı saplantılar! Ardından az bir yıl yatıp tekrardan sözde özgürlüklerine kavuşmak için savurdukları, titrek dillerinden dökülen yalanlar; “Pişmanımlar, namusumu temizledimler...”

Adam tutamamıştı kendini, önce elleri titredi ardından son cümlesini yazarken dili ellerine uyum gösterdi, “Götünüze sokayım beyinsizler!” cümlesi, kurşun kalemin ucunu kırmaya yetmişti.


    Artık çok geçti tüm bunları yazmak ve aynı zaman dilimi içerisinde uyumamak için. Yinede göz kapakları kafein yoksunluğundan değil, 27 saattir doğan uykusuzluğun ardından olduğu yere doğru yer çekiminden kuvvet alarak kapanıyordu. Editöre zahmet vermemek adına buruşturup fırlattı bir çırpıda, tüm o yazdıklarını. Hepi topu iki sayfaydı. Yazdıklarından çok ağaçlara acır gibi oldu. Geçti-gitti. Bir kağıt dağının ardından gecenin sessizliğini yaran ve mum ışığını titreten bir hışırtı yayıldı odaya. Dünyadaki tüm o bilinenlerinin üzerine bir de kendi bildiklerini eklemek istemedi. Zaten herkes biliyordu onun yazdıklarını. Kağıtlardan oluşturduğu ve az evvelki hışırtının kaynağı olan kağıt dağına baktı. Ardından tasarruf adına yakılmış, gökyüzüne doğru değil de kayın bir masanın üzerine dallar yaratmış muma. Burun deliklerinden içeriye giren havayı, mum ışığının geldiği yöne saatte bilmem kaç kilometre hızla üfledi. Dünya başa döndü, oda karardı, adam uykuya doğru adımını, sırtına saplanan kambur ağrısı eşliğinde attı. 

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Öyle bir deniz kıyısı ki...






Acıyorum; selfi çubuğunun ötesine gidemiyor neslin hayalleri. Müsaadeniz ile hedef kelimesini ağzıma dahi almıyorum, alamıyorum. Acıyorum, ebeveyn emeklerine milyarlık balık sürüsü edasıyla, aynı ekmeğin ardından koşuşturanlara... Kimisi, altı yüz TL'lik asgari ücret zammının ardına tutunuyor, kimisi... geriye kalan cehalete dilim bile varmıyor. “Bir de şu açıdan çekelim” diyorlar, ebeveynlerinin utangaç bakışları altında, hayatına dahil etmeye çalıştıkları ‘fotoğraf sanatının’ açılarını özgürce kullanmaya çalışarak (hayatındaki tek sanat, uzunca bir selfi çubuğu olsa gerek diye gülüyorlar onları gören entelektüeller. Bir parantez daha açmak istiyorlar, ona da sanat denilebilir ise...). Ebeveynler utanıyor, bir zamanlar benimde onlardan utandığım gibi! Ben ise tüm bunları düşünürken ve olayları izlerken, kırmaktan her daim kaçındığım, sokağa itilmiş üç çocuk yanaşıyor yanıma, 50 kuruş adına, yanımda bir bisiklet ve sayısını o an için onlar kadar iyi bilmediğim boş bira şişeleri, kulağımda kulaklık... “Bozuk param yok”, bu cümleyi çek çekebildiğin yere, zaten paranın bekareti hiç olmadı ki... Şaka değil yahut alay, cebimde 1 liram bile yok, kredi ve Baudrillard sebebiyle sövdüğüm ancak kopamadığım o banka sebebiyle... Bunu onlara desem ne anlayacaklar? O sebepledir ki, “Alın diyorum boş şişeleri istediğiniz meblağdan daha fazla eder!”. Onlar da bana diyorlar ki sokağın yavşaklığıyla, “Yok abi ya, at onları denize!”! Onların lugatında ise ise bu cümle, “Al abi, onları kıçına sok!” demek... Daha fazla ne diyebilirim ki, hayat her daim üç noktadan ibaret. Utanmadan, utanma nedir bilmeden, “Abi sen onları bize vereceğine denize at!” diyorlar... Onları atasım geliyor, ancak biliyorum, onların hiç bir şeyin, en başta ebeveyn değeri bilemediklerini! Hatta ve hatta uzatıyorlar samimice ilerleyen muhabbetimizi (ömürleri sağlıklı ve uzun olsunlar), “Beş tane mi içtin abi! Bu bisekleti nasıl süreceksin!” diyorlar. Kıyamam, beni mi yahut çalmak istedikleri bisikletimi mi düşünüyorlar... (Kafalarında kırabileceğim şişeleri görmemezlikten gelmemeleri onların adına sevindirici...). O anda öyle çok kelimeyi ard arda dizmek istiyorum ki, “Belki bir hayat kurtarabilirim" düşüncesi ile... Susuyorum. Para vermedim ya, yüzüme karşı edemedikleri küfürleri içlerinden ede ede, uzaklaşıyorlar benden. Geleceğin hayallerini, çocukların üzerlerine kurduğumuz gibi..!
Emek vermeyen, bilinçsiz ebeveynlerin ardından evlatlarından bir ‘başarı’ bekleyen’insanlara da tahammül edemiyorum! “Siz neydiniz ki, o ne olsun” diyesim geliyor, diyemiyorum, rahatça burada dediğim gibi... Ben tüm bu olanları, biramın eşliğinde yudumlarken, pembe avuç içlerinde açan umutlar kadar kara olan ve dışlanan kara yüzeyleri aklıma geliyor... Ağlayamıyorum arkalarından, çünkü benimde onlar gibi, küçükken, büyükçe ve soğukça bira şişeleri yerleştirilmişti yüreğime... gözyaşlarım... ve hayallerim vardı.

20 Şubat 2015 Cuma

Gene bir karanlık!


Yazıklar olsun adımızı insan koyana, yazıklar olsun bizi insan sanana. Samimi bir şekilde bütünleştirici ve bir ölüm olayının lanetlenmemesi gerektiğini (benzeri olayların yaşanmaması için) ifade eden paylaşımların altına bile, nefret söylemleri  kullanarak, Fırat Çakıroğlu adlı gencin ölümünü dahi, onun sahip olduğu ideolojiyi ön plana çıkartıp ötekileştirerek meşrulaştırmaya çalışanlar, yaşanan ölümde sizinde payınız var, unutmayın... Bunca bilgi kirliliğinden beyniniz kadar ruhunuz da kirlenmiş. Olaya bir ana bir baba olarak bakın. Onu seven insanların gözleriyle görün ve saygı duyun yaşanan acıya. Biliyorum, bilmelisiniz herkes bir gün ölecek! Peki bu mudur hakkımız, bu mudur kardeşçe, dostça yaşama temennileriniz! Yazıklar olsun adımızı insan koyana. Eşitlik kardeşlik nidaları atanlara sesleniyorum. Her ölüm eşit sahiplenilmediği sürece daha çoklarımız vakitsiz ve nefretle ölecek!

18 Şubat 2015 Çarşamba

Kara Başlık


Sadece izleyeyim diyorum, hiç bir kelam etmeyeyim diyorum sadece bu seferlik. Beceremiyorum. Anlayamıyorum ortada dönen dalkavuklukları. Tıpkı ortada dolanan ve lazım gelmeyen birçok sikin kesilmesi gerektiği gibi, sanırım benimde bu parmaklarımı kesmem gerek, yazmamam için. Anlayamadığım nokta (eğer ki kıtlık bende ise mazur görün), devlet bir gün baba oluyor, herkes onun kucağına koşuyor. Bir gün öksüz yahut yetim kalmış, dışlanmış evlat rolüne büründürülüyor. Liderlere bir gün, “paşam gülüm”, ertesi gün, “yavşak” deniliyor. Arza göre talep ilkesi siyasette de işliyor. İşlerine geldikleri anda işlerine geldikleri gibi konuşan zavallılar. Ne denli işgüzar, ne denli ahlaksız, ne denli ideoloji ve fikir yoksunu varsa, her biri fırsat kolluyor sanki böyle anlarda. “Devletim” diyor, ardından, “Milletim”. Gaza geliyor, “Allah milletimize, devletimize ve başımızdakilere zeval vermesin.” diyor, bir koyun vazifesiyle. Lüzumsuz mübalağ çabaları altında eziyor dilini. Ezilmesi lazım gelen sikler ve o doğrultu da ilerleyen kafalar gibi. Az evvel savunduğu devletinin korumakla yükümlü olduğu vatandaşlık hakkı, sözde kendini bilmezler tarafından elinden alındığında, vergileri çalındığında, evlatları şehit olduğunda, kızları sokak ortasında öldürüldüğünde, “Batsın yerin dibine böyle devlet!” diye bas bas bağarınıyorlar. Televizyon başında, salyalarını akıta akıta izledikleri adamların ve kadınların iki kelimeyi bir araya getiremeyen kişiler olduklarını, çıkarlarına göre çanak tuttuklarını öğrendiklerinde, onları da yerin dibine sokuyorlar. Önce bir kendini bilmeli insan; zamanında ben ne yapmıştım da ya da yapmamıştım da, bunlar, bu denli sıçabiliyor kafama diyebilmeli. Yeri geldiğinde, “Katil devlet!” nidalarını göğsünü gere gere atanlar, üç tane yavşağın cezasını kesilmesi için ‘Katil’ dedikleri devlete yalvarıyorlar. Esas katilin kim olduğunu unutuyorlar. Oyuncağa dönmüş ülkede kanun bol. Çıkarlarına göre düzinelerce kanun çıkarırlar. Kendileri yeniden paşa olsunlar, dillerden düşmesinler diye idamı da gömdükleri yerden çıkarırlar da... Ya sonra?

Özgecan, o kanı bozuk, ahlak yoksunu şerefsizi, meçhul bir silahla, oracıkta öldürebilseydi, nefsi müdafaa adı altında... Bilmem kaç yılla yargılanır, ölen her zaman olduğu gibi değerli kılınır, medya yaftalardan yafta beğenirdi kadın adına! Baştan çıkaran kadın olur, erkeklerin de namussuz olabileceği unutulurdu. Siktiğimin ülkesinde, birbirini siken insanlar bayılırlar çünkü ölenin ardından konuşmaya. Yalnızca bir kaç gün değerli yahut değersiz kılınır, gündemde kalırsın. Ertesi gün başka ölümlü alır, haber başlıklarını, suni yürek yangınlarını... Hiçbirimiz paylaşamayız yalan sözlerle ailelerin ve onu gerçekten sevenlerin acısını. Sizler için gündemin değiştiği gün, Özgecan’ın dışınızda yaşadığınız suni acısı da diner! İnsan öldürme yöntemlerinden biri olan idam fantezilerini meşrulaştırmayı bırakın da, o çek sevdiğiniz milletinizin yargı sürecinin iyileştirme formüllerini verin. Unutmayın idam geri gelirse, bir gün gelir bunun da çıkması için bağırdığınız güne lanet edersiniz. Çünkü her gördüğünüz tabela karşısında, başka bir yöne sapmaya meyillisiniz! Adam gibi kelimesini kullanmamalısınız bir daha! Taht kavgalarınız, beylik silahlarınız, it dalaşlarınız, uçkur sevdanız... Yerin dibine batsın böyle adamlığınız (-mız)!

17 Şubat 2015 Salı

Anlamak Yahut Unutmamak



Öncelikle Zukenberg’e teşekkürü bir borç bilmelisiniz sizleri bu kadar önemli ve değerli hisseettirdiği için. Ardından Jack Dorsey ve Kevin Systorm şükranlarınızı iletmelisiniz her Noel arifesi. Bunların kim olduğunu söylememe gerek yok, çünkü siz her şeyi bilen nesillersiniz! Bunu da Larry Page ve Sergey Brin’e borçlusunuz. Tonlarca sayfa tozu yutmaktan kurtadılar sizleri. Sahte kimlik yaratma döneminin başını çeken Messenger mucidi de bu teşekkür edebileceğiniz isimler arasında yer alabilir (Onun adını da ben söylemeyeyim artık; bu kadar hazırcı olmamalısınız!). Messenger, MIRC ve ICQ... Olmadığınız biri olarak, kendinizi oralarda pazarlamak, şuandan daha kolaydı. Zukenberg, Dorsey ve Systorm, sizden sürekli olarak hayatınızın sıradan gösterişliliğini kanıtlamanızı, ancak bu şekilde popüler olabileceğinizi söylüyor. Ama şükürler olsun ki o boş beyinlere rağmen ünlüsünüz ve adınız her gün, bu mecralarda tesbih tanelere gibi zikir ediliyor! Bir mavi başparmak, bir kırmızı kalkp, iki-üç yönünü kaybetmiş ok işaretleri sizleri mutlu ediyor... Ne yazık! Yönünü kaybetmiş, birbirlerine bilenmiş, nefret kusan insanlar...

Belki de bahsettiğim bunca şeyi öngörememişlerdi, sosyal medya olayını kafalarında ve bilgisayarlarında kodladıkları sırada. Amaçları sadece delik olan ceplerini diktirmek ve içlerine biraz para doldurmaktı. Evet belki de bu denli zeki ve öngörüşlü değillerdi. Sadece bir kaç bin Amerikan doları içindi onca çaba. Bilmiyorlardı milyarder olacaklarını. Sizi bu denli manipüle etmek ve ideolojisiz koymak akıllarının uçlarından bile geçmezdi... Kim bilir? Onlardan daha büyük kişilerin, şapka takmamış gölgeleriydiler yalnızca!


Üreticiye karşı gözü açılmış kitlelerin, sosyalizm çığlıklarının, anarşist yumrukların önüne bir barikat gerekliydi. Birileri dur demeliydi artık karın tokluğuna çalışmayacak olan işçiye. Kamçı olmadan, rızayla tecavüz etmeliydiler... Bir tutam askeri ücrete, saatlerce sikmeliydiler işçiyi. Dik başları, kendi ellerini kana bulamadan kesmenin vakti gelmişti. İşçinin bey gibi yemesinin zamanıydı. İnsanlığını unutup, itlere özenmeliydi. Gösteriş budalası olmasının, sadece sıradan bir takım elbiseyle tatmin olmamasının tam vaktiydi. Ya Armani olmalıydı ya da Prada... Tercih mevsimi gelip çatmıştı. Bir taraf tutulmalıydı, tutulmuyorsa tutundurulmalıydı. Saatlerce çalışıp kazanılan üç kuruş kağıt para, kredi kartları, taksit mantıksızlığı, ceplere sokulan tablet ve sizlerden akıllı telefonlarınızla sisteme geri kazandırılmalıydı. Alan memnun edilmeli, ağızlardan biberon eksik edilmemeliydi. Herkesin eline kendisini özel hissedebileceği bir mikrofon da verilmeliydi (Emzik düşebilirdi). Verdiler! Artık herkes bir derece zengin ve herkes eksi derecelerde zekiydi. Selamsız arkadaşların, yozlaşmış kafa taslarının, okumayan yazarların, katillerin, müptezellerin, tecavüzcü ibnelerin (götten düzülmesi lazım gelen)  hep bir ağızdan yok edilebileceği sanılan cennetin kapıları ardına kadar aralanmıştı... Cehennemden ipini koparan, soluğu burada almaktaydı. Her iki tarafı da taşlamak, arafta kalmışların yegane göreviydi! Doğru yol, taraf olmadan, afartan her iki tarafa da bakmaktı! Sadece bakmak. Ne kanayan yaralı dağlamaktı doğru olan, ne de ellere iğne-iplik alıp doktorculuğa soyunmak. Tek görevimiz anlamaktı, tüm bu yaralar açılmadan evvel insan olduğumuzu anlamak! Yahut unutmamak.

14 Şubat 2015 Cumartesi

Sevgisiz kalmış piçlerin günü!



Boş bulunan her alana uzunlamasına beton parçaları dikilirken, bu beton yığınlarının gölgesi altında, kamburlarıyla yol alan, ezilmiş bireyler... Yükselen binalar ile demokrasinin yükseleceğini sanan, Osmanlıca öğrendikleri anda çevrilmiş tüm romanları, araştırma makalelerini okuyacağı umut edilen, halbuki alacağı eğitiminden ziyade oturacağı rezidansları hayal edenler... Umutlar içerisinde arşınladıkları yollarda birbirlerine bir selamı çok gören, diğer insanların hayatlarını ne kadar kötü hale getirebilirlerse bu küçücük eylemiyle o derece mutlu olan, hala masum ve cahil sanılan kişiler... Yaptığı işten keyif almayan, yalnızca patronunun kesesini dolduran ancak o iş yerindeki ünvanıyla övünmesini çok seven ucubeler... Esnaftan güler yüz bekleyen ama parayı uzatırken, "Dür bük, götüne sok!" edasına bürünen, bireysel zekasını toplumsal zekanın önüne öteleyen, kapitalist sistemin gösterişli sıradanlığı altında her zerresini göstermeyi çok seven, suçu kendinde aramaktansa başkalarına sataşmayı ilke edinen, dayatmacı rejimin büyüttüğü çocuklara şımarık diyen, tüm bunları gurur bayrağı altında taşıyan, öldürmekten haz alan, ruhları çoktan ölmüş olan piçleşmiş bedenler, güzel ülkenin tek ve nacizane sorununu oluşturan suçsuz profilleri..! Sevgisiz dünyanın, sevgisiz kalan insanları, mutlu ve kutlu olun!

6 Şubat 2015 Cuma

Sahaflar...






Hiç lüzum yok kıvırmaya, vaziyet meydanda, kitapçılar sinek dahi avlamaya vakit bulamadan direkt olarak kepenk indiriyor. D&R'den bahseden yok, zaten onların sahiplerinin keyiflerine diyecek bir laf bile yok. Cd, puzzle, maket, kulaklık falan satmasınlar bir de bestseller köşesini kapatsınlar da o zaman görelim, ne sattıklarını. Bir de sizin ellerinize tutuşturdukları, o havalı, torbaları... Kendinizi entelektüel olarak pazarlamanızı sağlayan üç kuruşluk, doğada çözünmeyen naylonlar. Sahaflara dokunsun istiyorum kelimelerim. Yayınevleri bas bas bağarınıyor, "Yeni çıktı, 100.000" bastık!" diye... Sabaha kadar yırtsınlar bir taraflarını inanmayın. Yazara verdikleri yüzde yedi ile 250.000 bile basarlar ama siz inanmayın. Onu 250 olarak sayın... dingillere masallar üçlemesi! Anca 'pembe dizi' okusun millet yahut poliseye... Netice de ortada dolanan hakikat; bir bokun sattığı yok. Yayınevi satıyor, yazar bakıyor! Kimisi, yeni yetme yazarları kapısının önünden bile kovalıyor. Sinemaymış, televizyonmuş, yatak odası takımıymış, arabaymış... hepsi taksitle, koşun alın. Ne alırsan taksitle. Çöpüne kibrit suyu kitap bile... Taksitsiz, çarşaf çarşaf esrar satarken torbacılar, iki cilt kitap satamaz oldu sahaflar.