Adam,
gazeteye mektup yazmıştı -işte o kadar eski zamanlardı- (insanların düşünme
yetilerini kaybetmediği, bir simülosyon içerisinde kendisini aldatmadığı
zamanlar...). Giriş paragrafı ölçülü ve bilimsel olmalıydı ki, yazdıkları
editör tarafından bir çöp sepetinin içerisine doğru hookshot ile yollanmasın. Meteorların
ve yıldızların dünya tabakasına bıraktığı kalıntılar ve moleküller, kıtaların
kayması, denizlerin açılıp kapanması, dalgaların kıyılar üzerinde yarattığı
etkiler –mikroplar, mikroorganizmalar- balıksız okyanuslar ve kuşsuz gökyüzü.
Evet hatırladığım kadarıyla ilk paragraf bunlardan ibaretti, ilk cümlede de
belirttiğim gibi, o, daha bilimsel ve ölçülü açıklanmıştı tüm bunları.
Bir
yandan yıkarak gelişmek isteyen bir dünya... İki yaşamlıların sürüngenlerin,
dinazorların saltanatı; iklim değişiklikleri, ilk küçük ve o iğrenç sefil
memeliler. Deneme ve yanılma, yaşamak adına ölüm, sahnede boy gösteren ancak
gelecek adına umut vadetmeyen piramitler, arka ayakları üzerine dikilen ve
ateşi keşfeden, taşları sivrilten, konuşmaktan aciz, çarpışan çekiçler ve mızraklar,
koca kara parçası üzerine alanlar ören insansılar. Korkaklar. Ve nihayet yakın
sayılabilecek bir geçmişte savaşın esintileriyle foralanmış yelkenliler, şuan
bunları yazdığım kelimeleri var eden harfler, asıl piramitler, bombalar. Diller
ve tanrılar adına kurban etmeler. Tanrı’nın adını Yehova mı, Zeus mu yahut
Krişna mı koysak derken çıkan kavgalar (bu noktada adamın mektubunun dili o
dönemin av aletleri gibi sivrilmeye başlıyordu, adam avına hızla yaklaşıyordu),
domuz yenir mi diye didişmeler, diz çöküp savaşlarla futbol müsabakalarının
galibini tayin etmesi adına gökyüzündeki bir Moruk’a dua etmeler... Adam burada
gülmeden edemiyordu. O’na Moruk sıfatını yakıştırdığı ve tüm bunları yazdığı
için parlak zekası karşında kendisiyle gurur duyuyor olmalıydı. Son paragrafa
geldiğinde ise arafta kalmış dünyayı nasıl tarif edeceğini şaşırmış hatta bu
yazıyı gazeteye neden göndermesi gerektiği hakkında kendisiyle tartışmaya
başlamıştı. “Aptallar” diye söylendi. Yazmaya devam etti. Şaşırtıcı bir biçimde
evrene dair bir-iki meseleyi çözen, toplumundan çok kendisini umursamaya
başlayarak yaşayan insancıklar. Kendilerine ve toplumlarına yahut ülkelerine
dair sorunlarını çözemezken içinde bulundukları evreni ve yaratıcılarını arama
çabaları. Onca uğraş ve didinme. Tekrar Moruk’a diz çöküp herkese zorla diz
çöktürme, eskimiş modası geçmiş palavraları büyük bir öğretiymişçesine
kakalama... Hepsi özgürlükten bahsediyordu ancak özgürlüğü gerçekten
istemiyordu; özgürlüğün getireceği sorumlulukları başkalarına yüklemek kolay
geliyordu. Her biri at arabalarını sırtlayan atlardan farksızdı. Üstüne üstlük
gözlük takmış olmaları yetmezmiş gibi Frued’a da kulak asmıyorladı; “Bireyin
özgürlüğü, uygarlığın bizlere hediyesi değildir. Aksine, uygarlık diye bir şey
henüz icat edilmemişken, bireyin özgürlüğü altın çağlarını yaşamaktaydı.”
Bir
kısmı at gözlüklerinin Marx tarafından çıkarıldığı için bir ironi ışığı altın
şükrederken, bir kısmı ise insan haklarını hak’ın getirmesinden medet umuyordu...
Sol bunun için mücadele ettiğinden bahsediyordu sürekli, ancak, etten ibaret
yumruklarını sistemin çelikten örülü çarklarının arasına koymaya korkuyorlardı.
Yumruklar öylece, gökteki Moruk’a doğru isyanla asılı kalıyor, Moruk’un yancısı
şeytan ise onların kolunu da altın suyuna bandırmanın verdiği gururla
sırıtıyordu. Her biri, her seçimin ardından iktidar sağ tarafından becerilmelerini
kutlarcasına bir suni isyan kimliğine bürünüyordu. Çünkü komünistler iktidara
gelmeleri durumunda dünya döndüren para çarkının arasında ezileceklerini
biliyorlardı; hiçbir zaman iktidarı ele geçiremeyeceklerdi, çünkü böyle bir istekleri hiçbir zaman olmadı. Kant bağımlısı olumlu bir etik anlayış doğrultusunda ilerlemekten başka bir şey yapmadıklarından; araçlar ile amaçlar
arasındaki farkı ortadan kaldırıp, iktidarı daima bir araca döndürmeye
çalıştıklarından onu ele geçirecek entelektüel kapasiteden yoksun kalmışlardı.
Günümüz sosyal kültürlerinde ve birleşimlerindeki olay buydu; ezilen
insanların, varlığını kendi çalışmalarıyla mümkün kıldığı zenginlikten aldıkları
o çok küçük pay onlarda çok büyük bir düşmanlığın fitilini ateşliyordu. Ve o
fitil, üzerine paradan örülmüş bir yorgan tarafından oksijensiz bırakılıyordu.
Önceleri bu başları ezmemek için Moruk tarafından korkutuluyorlardı. Şimdilerde
ise yasalar var; onları değil başları ezilmesi gereken patronlarını koruyan yasalar,
haklar... Pırıl pırıl çocuk zekalarını yosunlaştıran dini doktrinler, gencecik
barutların fitilini söndüren patronlar, tüm bu bastırılmışlığın ardından
ortaya çıkan, kadın döven adamlar var birde... Evet, anaları ve bacıları olan
cinsten, insan evladı olduğunu savunana adamlar. Moruk’un dininin, iktidarın
yasalarının durduramadığı saplantılar! Ardından az bir yıl yatıp tekrardan
sözde özgürlüklerine kavuşmak için savurdukları, titrek dillerinden dökülen yalanlar; “Pişmanımlar, namusumu temizledimler...”
Adam
tutamamıştı kendini, önce elleri titredi ardından son cümlesini yazarken dili
ellerine uyum gösterdi, “Götünüze sokayım beyinsizler!” cümlesi, kurşun kalemin
ucunu kırmaya yetmişti.
Artık çok geçti tüm bunları yazmak ve aynı
zaman dilimi içerisinde uyumamak için. Yinede göz kapakları kafein
yoksunluğundan değil, 27 saattir doğan uykusuzluğun ardından olduğu yere doğru
yer çekiminden kuvvet alarak kapanıyordu. Editöre zahmet vermemek adına
buruşturup fırlattı bir çırpıda, tüm o yazdıklarını. Hepi topu iki sayfaydı.
Yazdıklarından çok ağaçlara acır gibi oldu. Geçti-gitti. Bir kağıt dağının
ardından gecenin sessizliğini yaran ve mum ışığını titreten bir hışırtı yayıldı
odaya. Dünyadaki tüm o bilinenlerinin üzerine bir de kendi bildiklerini eklemek
istemedi. Zaten herkes biliyordu onun yazdıklarını. Kağıtlardan oluşturduğu ve
az evvelki hışırtının kaynağı olan kağıt dağına baktı. Ardından tasarruf adına
yakılmış, gökyüzüne doğru değil de kayın bir masanın üzerine dallar yaratmış
muma. Burun deliklerinden içeriye giren havayı, mum ışığının geldiği yöne
saatte bilmem kaç kilometre hızla üfledi. Dünya başa döndü, oda karardı, adam
uykuya doğru adımını, sırtına saplanan kambur ağrısı eşliğinde attı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder