22 Aralık 2013 Pazar

Ne güzel demiş Zülfü Livaneli : Ne çok isterdim tek bir çocuğun ahının, koskoca devletleri tuzla buz etmesini, orduları bozmasını, ölüm kusan savaş uçaklarını düşürmesini. Ama elimizden bir şey gelmiyor. Kahrolarak yaşıyoruz. Benim tek pusulam vicdandır. Vicdanı olmayan her insan Nazi’dir.


Hep bir isyan halindeyiz insanlık olarak. Sağlığımızdan, cebimizdeki hiçbir zaman yetmeyen yahut hiç olmayan paradan, ilişkilerimizden, çoğulluktan, yalnızlıktan...

Öyle benciliz ki göremiyoruz etrafımızda olan ve biteni,doyamıyoruz acı kusmaya,ağlamaya...

Sen karnını çeşit çeşit yemek ile doyuruyorken o bir dilim ekmeğe muhtaç yaşıyor. Annen gene kuru pilav mı yapmış? Ne yazık.. Bu duruma sitem ederken unuttuğun nokta, onun burun kıvıracağı bir yemeği yapan anası bile yok. Her gün yalnız başına oturduğu sofrasında ayakkabı boyayarak kazandığı parayla aldığı bir ekmek ve yüz/iki yüz gram kuru soğanı var.

Unutma daha niceleri var...

Babanın her gün cebine koyduğu 50 lirayı pantolonunun cebi delikmişcesine harcarken çok uzak değil, yanı başında aynı havayı soluduğun bu dünyada babası şehit olanlar var.

Sen “Ben bu kitaba mı 20 lira vereceğim?” derken, Hakkari’den Atatürk Üniversitesine  gelen kardeşim, babasının inşaatlarda kum kararak  kazandığı paraya acımayarak alıyor o kitabı. Ya da şahsen gidip kum karıyor, kürek tutmaktan nasır tutmuş elleriyle uzatıyor sahafa parasını gururla.


Dedim ya burası öyle bir coğrafya ki daha niceleri var...

15 Aralık 2013 Pazar

Ölüm; bir insan, bir hayvan veya bitkide hayatın tam ve kesin olarak sona ermesi, ahiret yolculuğu, ebedî uyku, emrihak, irtihal, memat, mevt, vefat...


Sen ki şuncacık boyunla Hektor paşayı yere sermiştin.Üstüne üstlük o bakışlarınla, "Bir problem varsa çözebiliriz" mesajını da çok net veriyordun, küçücüktün...

“Ölüm”kelime olarak bile ne kadar soğuk ve adına layık olacak kudrette cansız… Hayatta sizi karşılıksız seven bir varlığın dünyadan göçüp giden soğuk, kaskatı kesilmiş bedenine dokundunuz mu? Ben dokundum… Ellerinizde hissettiğiniz soğukluk kalbinizi de dondurdur, o hayattayken dokunduğunuz sımsıcak bedeninden ve size sevgiyle bakan gözlerinden eser yoktur. Sadece ona bakar,gözlerinizden akan sıcak  yaşların, onun buz kesmiş bedenini çözsün istersiniz. Gözleriniz yaşlardan yanar haldeyken anılarınızı daha taze tutmak için, inatla kirpiklerinizi kenetler ,hayat sadece orada aksın istersiniz. Parmaklarımı bile kenetleyen ölümün soğukluğu engel değil ölüme sitem etmeme. Faydasız sitemim, ondan alınan ruhla kelimelere verdiğim hayatın bir parçasıdır.


Biricik kızım Zeyna ruhun mutlu olsun, ancak ölüm arkanda bıraktığın mutsuzlukla, adın kalleş olsun…

13 Aralık 2013 Cuma

Bir ağacı sev yeter...



Kağıda kusan yazar Hakan Günday’a siyasi görüşü sorulduğunda, “İdeolojiler beni ilgilendirmiyor”diyor. Ve de insan herşey olabilir diye de ekliyor:

"Baskıcı bir otorite karşısında anarşist, vahşi bir kapitalizm karşısında komünist, aşırı devletçi bir yapı karşısında liberal...
Ancak kişi kendini, otoritenin üzerinden tanımlarsa, referanslarını kaybetmekle de karşı karşıya kalabilir.  Herhalde en büyük tuzak, insanın siyasi görüsünü bir tepki üzerinden oluşturmasıdır. Belki de en başa dönüp, hiç kafa karıştırmadan  temel insan haklarının en üst düzeyde yaşatıldığı bir düzen tarafı olmak yeterli... Ve eğer bu bir siyasi görüşse,ben o taraftayım. Sonuç olarak ideolejiler beni ilgilendirmiyor. Ben, o ideolojilerin uygulamaya geçirildiği süre içerisinde,insan haklarının hangi ölçüde karşılandığı ile ilgileniyorum."

Haksızda sayılmaz Günday bu sözlerinde. Kurtuluş Savaşından bu yana Türkiye’de tutturulmuştur bir milliyetçilik, komünistlik yahut  yeni moda particilik olan “sosyal demokratlik”...

Hangi  biri düzgün bir şekilde işlevini sürdürmüş ve sündürülmemiştir?

Cumhuriyet ile birlikte milliyetçilik iki koldan ilerlemiştir.İlk olarak Atatürk’e olan hayranlık ile seküler bir şekilde ortaya çıkmıştır. İkincil olarak  ve sonradan komünist baskı karşısında, “Allahu ekber” nağralarıyla varlığını sürdüren ülkücü kesimin popüler kültürle, ergenlik zamanlarında, “arkamız olsun" mantığı güden gençleri kendilerine dahil etmesiyle oluşan, gövde gösterisidir.

Bu zamana kadar hangi biri çıkıp da demiştir, "Ben ağacın partisiyim yahut ben suyum partisiyim" diye. Yok olan hayati değerleri hiçe sayarak yapılan siyaset benim ,senin, onun evladının ve torununun geleceğini  görmezden gelmek demektir. Hepsinin gözü anlık maddi değerlerdedir. Doğru ya daha beni düşünmüyorsunuz ki sıra gelecek soyuma gelsin...

Farkına var insanoğlu, farkına var siyasetçi, farkına var ey yetkili merci, yeryüzündeki insan nüfüsü ayağı yanmış attan daha hızlı ilerlemekte. Tükettiğimiz kaynaklarla ve doğaya verdiğimiz zararla 1950’den bu yana güneş ışınları artık dünyayı yüzde 20 daha az aydınlatmakta. Milyonlarca yıl öteye gitmenize gerek yok. Ufak bir matematik hesabıyla ekin vermeyen topraklar  250 yıl sonra dünya sinemalarında. Sanane değil mi onlarca yıl sonrasından.Parayı sevdiğin kadar ağacı sev. Facebook’u sevdiğin kadar suyu... Ama en önemlisi önce kendini ardından tüm insanlığı sev. İçine doğdun topluma kanma ,benzeme onlara. Kendin ol; oku, düşün, tartış ve evrene faydalı ol.

Sen kafanı yorma siyasete apolitik ol. Bilir misin? O şekilde bile bir ideoloji ve siyasi görüş sahibisin.

7 Aralık 2013 Cumartesi

Nicedir Halleri Ve Hayalleri...





Topluma deli gömleği giydiren rejimde ve devlette,insanlar maske takıp sahte kimlik kartlarıyla dolaşmak zorunda mıdır? Bireyler için tek kurtuluş yolu ikiyüzlülük müdür? Ortalıkta duyulan sesler,dönen törenler kısır ritüellerdir. Ekmek davasıyla,polis baskısıyla sündürülmüş insanlardan oluşan bir toplumda fotokopileşmiş karakterler yığılmaya başlar. Örgütlenmeden eser yoktur. Varsa da ölen hukuk devletinde hak aranmak söz konusu bile değildir.İnsanlar dayatılanı bilir,onu düşünürler. Bunun adı rejimin dayattığı gerçeklik değil sosyal soykırımdır.Herkesin aynı şeyi düşündüğü bir toplumda, aslında hiçkimse düşünmüyor demektir. İnsanlık yerini "hiç kimse"lere  bırakmaya mahkumdur.
Zamanında '' yetmez ama evet '' diyenler vardı. Onların hali nicedir acaba ?


28 Kasım 2013 Perşembe

Mavi Bir Başparmağa Tapan “Buda”lalarız Artık

                              


“Sosyal medya üzerinde gerçek kişiler ancak gerçek olmayan/olamayan kişilikler var. Olmadığı kadar kendini seksapil hisseden/hissettirilen,hiç olmadığı kadar kendini yakışıklı göstermeye çalışanlar, hatta ve hatta hiç olmadığı kadar kendini zeki yahut hiç olmadığı kadar sersem olanlar..”

İşte tam bu noktada sosyal mecralarda nefret söylemi kendini gösteriyor, doğuruyor yahut kendine bir yer ediniyor. İnsanlar fesatlıklarıyla, elde etme arzularıyla, elde edememe hırslarıyla birbirine bok atma süreci içine giriyorlar. İnsanlar insanlıktan çıkarak,sosyal medya kronikleri haline geliyorlar. Ağızlarına gelenlerde cabası; yakışıklı isen bir anda bakmışsın ki “ibne”olmuşsun, çok güzelsen de kesin “orospusun”!

Gerçek olmayan/olamayan kişiler için bu mecrada birşeyleri başarmak, elde etmek  günden güne kolaylaşıyor. Yaşam amacı, kendini başkalarına pazarlamaya dönüşen stereotipler karşımıza çıkıyor. Kişilik kayıpları, psikolojik sorunlar, bunalımlar kendini gösteriyor. İnsanlar müptezel olup, hiçbir şeyden keyif almayarak, hayatlarına intihar ile son verebiliyorlar.

Ne yalan söyleyeyim,  "90’larda ve milenyumun başlarında sabah 9’da evden çıkıp, akşam 9’a kadar top peşinde koştuğum, eve  girdiğimde ilk iş bilgisayarı açmak yerine  buzdolabını açtığım, ardından sanal sayfalar yerine reel sayfalar karıştırdığım günlerin özlemine kapılmaya erken yaşta mı başladım?" diye, düşünmüyor da değilim.


Vay  benim evladımın haline...

23 Kasım 2013 Cumartesi

Sen,ben dedik ya en başında ama hep bize odaklandık...


Alkolü bana bu kadar sevdirdiğin için seviyorum seni... Anason markalı parfümünün, siroza rağmen tenine yakışmasını seviyorum. Ne yaparsın, senden çok seviyorum beni müptezel eden o bal peteği gözlerini.


Başkalarında seni bulmak mümkün mü ? 
Bu sorunun cevabını bilsem de inat, aklın şeytana uyduğu vakitler var ya işte...
Bir şey söylersin senin vereceğin cevapları kurarsın,
hatta o ızdırap yetmezmişcesine, ilkokulda burnumuza dayatılan, ilk ezberlenen şiirler gibi senin dudaklarını hayal eder, o kelimeleri dökersin gözlerinin önüne,
sen gibi dokunacak ve bakacak sanırsın.
Hatta "sen" diye, kurduğun hayalleri yalan bakışlarla ona anlatırsın...
Anla işte yalandan kendine bir oyuncak yaratır, iki gün sonra büyüdüğünü zanneder, onu da kenara fırlatırsın.

Daha fazla içmesem iyi olacak! Gene sen damarıma kan fazla gitmeye başladı...


19 Kasım 2013 Salı

Durmak yok,yola devam Türk gençliği !




Ne güzel zamanlardı; sokaklar anarşi kokardı...

Biz, yani 90 kuşağı, büyüklerimiz tarafından hep apolitik olmakla, suya sabuna dokunmamakla suçlandık demeyeyim ama, nitelendirildik. Bu durumun asıl suçlusu bizler miydik? 70'li ve 80'li yıllarda yaşadıkları olayların içinde bizlerinde yaşamaması için didinen ebeveynlerimiz dediler ki “ Aman oğlum sen karışma, sakın siyasetle ilgilenme, al bakalım kızım sana 'Barbei'…”. Bizlere siyaseti öğretecek olan Tansu Çiller mi, yahut Deniz Baykal mıydı? Bakıyorum da, aslında tek suçlu da bizler değilmişiz! Esas tehlike; sorgulama çağımızda ortaya çıkan, yüzde 50'lilik egemen güçle beslenen ultra çapraz tekelleşme furyasıydı asıl suçlu olan. Bu kaybolmuş, kapitalist düzen içinde “Onu almalıyım, bunu giymeliyim…”diyen, gençliğe medya yoluyla enjekte edilen pasifizm politikasına karşı bir fener yakılmış oldu. Belki de milenyum çağı ile birlikte iktidar koltuğunu boş bırakmayan Akp’nin, beyni uyuşmuş gençlik yaratma politikası rayından çıkmıştır. Bu apolitik, slogan olarak bile, “kahrolsun bazı şeyler” ile yola çıkan jenarasyon istediğini olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.


Bunu artık dalga geçmek için değil gurur ile söylüyorum “Durmak yok, yola devam Türk gençliği !”

11 Kasım 2013 Pazartesi

Yazısı Silinen Kitap


   İşte bunların hepsi kapitalizm! Aynalı kitap,pembe kitap,siyah kitap derken şimdi de 2 ay içinde yazıları tamamen silinen kitap. O kadar akıllıdır ki bu kapitalizm bir yolunu bulur, ideolojiden uzakmış gibi görünür. Kendini belli kalıplar ile süsler  ve peynir ekmeğin bize gereksinimini unutturarak kendini ön plana çıkartır. Bizde onun peşinden karanlıkta yolunu kaybetmiş, kuyruklu yıldızlar gibi uçarız.


Sorarım size, yazısı silinen kitap mı olur? Silinirse de onun adı hala kitap mı kalır? 



Kanımca postmodern yazarların yeni bahanesi bu: 

“Kitaplar çok sabırlı objelerdir. Onları satın alırız ve daha sonra kitaplar, onları okumamızı bekler. Günler, aylar hatta yıllarca. Kitaplar için bu sorun olmaz fakat yeni  yazarlar için sorun. Eğer insanlar ilk kitaplarını okumazlarsa, hiçbir zaman ikinci bir kitap yazamazlar.”


Sloganda mükemmel : Okuyucunun devamlı kitap okumayı ertelemesinin önüne geçen ve böylece yazarların ikinci kitaplarını da çıkarabilmesine yardımcı olmayı hedefleyen kampanya!



Ancak bu sefer bariz şekilde minare kılıfa büyük gelmiş.



Açılımı ya da alt mesajı çok açık bir şekilde "ben buradayım" diye bağırır; yazarlara kazandıkları para az gelmektedir, reklama para harcamadan,yayın evi ile el ele ve o masum mürekkebi de oyunlarına dahil ederek kitap kendi reklamını kendi yapmış olur(Evet “ee bu senin yaptığın ne?”dediğinizi  duyar gibiyim. Kabul ediyorum bende bir reklam maşasıyım şu  durumda. Reklamın iyisi kötüsü mü olurmuş? Haklısınızda.Bağışlayın...). Kendileri oluşturdukları suni piyasada birer balon olmayı,o anlık çıkarları için göze almışlardır. Ne diyelim başarılar...



  Kitaba verdiği parayla canı yanan tiplerden değilim. Eğer öyle olsaydı şuan bu polemiği yaratma çabasında olmazdım. Şuana kadar hangi yazar olursa olsun bana(bizlere) sunduğu fikirlerinden dolayı para harcadıysam her kuruşuna kadar helal olsun.  Ancak umuyorum ki canım ülkemde böyle ucuz numaralara kalkışılmaz. Ben kitabı kokusuyla, kimi zaman hafif rüzgarda kumsala vuran dalgaların hışırtısını andıran sayfalarının çıkarttığı ses ile, yeri geldiği zaman ise açıp altını çizdiğim,silinmeyen cümleleriyle sevdim. Ve eminim ki sizler de öylesiniz.



 Kimler kitaplığında içi boş bir kitap barındırmak ister ki? Söz uçar yazı kalır diye boşuna mı demişler? Yazı da uçarsa elde avuçta ne kalır?

Günümüzde onca emek harcanarak oluşturulmuş arşivleri ve kütüphaneleri bir an da unutmak mı düşer  bizlere yahut sıkı sıkıya bağlanmak mı?


Bu şekilde “ekstradan” heba olacak ağaçlarımız da bir ayrı tartışma konusu!



  Aslında bende sitemkar sözlerle bunu paylaşsamda sizlere ayak üstü bir ideoloji pazarlamış oldum. Neyse beyinlerde oluşmuş onca örümcek ağının arasında bulur benim de değersiz sözlerim bir yer...  


3 Kasım 2013 Pazar



Saat 22:00’ı geçeli de bir hayli olmuş. Nereden çıktı şimdi bu meret? Birşeyi yasaklamak ona ulaşılamazlığı arttırmak demek değil, onun cazibesine pozitiflik katmaktır. Artık geçti bizden öyle özenme, imrenme bilmeyiz. Bizim dilimize pelesenk olmuş bu meretin adı ve tadı. Onunla yatıp kalkmıyorsak utancımızdan değil, belimizi büken vergilerindendir. Biz zehri tadıyla, bilinciyle almış nesilleriz ya bizden sonrakiler? Hadi bu gece de bir değişikli yapalım ve Tayyip’e içelim…
Anlarsınız ya şerefi olmayanların şerefine takviye niyetine!

31 Ekim 2013 Perşembe

Olabildiğince Sıradan Bir Hikaye İle Kapılarımı Açıyorum.Kusura Bakmayın;Gizemle,sırla pek işim olmaz.


   

     Biraz arabesk bir giriş olacak ancak merak etmeyin bu kötü başlangıç hayatımı detaylı bir şekilde ele aldığımızda böyle sürüp gitmiyor. Doğduğum andan bahsediyorum; altı aylık prematüre bir bebek olarak dünyaya gelmişim. Aslında bu şanssızlık ve hayata kötü bir başlangıç gibi gözükse de, annemin benim doğumumdan önce ki hamileliklerin de iki cenin düşürdüğünü ve benim şuan da sizi kanlı, canlı ve sağlıklı bir şekilde kendimi anlatabiliyor olmam bile büyük bir lütuf. Doğumumla ilgili bu kadar detaycı olmayadevam edemeyeceğim. Zaten istesem de her insan gibi bebekliğime ve ilkokula başlamadan ki anılarıma dair hafızam da pek detay olduğunu söyleyemem. Ancak değinmem gereken bir detay olduğu kanaatindeyim ve bu detay da bu zamana kadar bilinçli bir şekilde kendi varoluşumu ben ne kadar inkar etsem de etkilemiştir. Tabi oturup da benim elimde olmayan bir geçmiş için üzülecek değilim. Annem ve babam ben dört yaşında iken boşanmışlar. Onlu yaşlara gelene kadar babamla görüşsem de, kişiliğimin oturma sürecine adım atması ile babamın bana ve eski eşine yani anneme olan tutumları karşısında onunla olan ilişkimi tamamen sonlandırdım ve on yıla yakın süredir babamla görüşmüyorum. Tabi bu durumun onun içinde bir sıkıntı yarattığı söylenemez. 

   
   İlkokul yıllarıma değinecek olursam pek başarılı bir öğrenci olmadığımı onca anlattıklarımdan sonra kendimden saklamadığım gibi sizden de saklayacak değilim. Benim için dersten çalışmaktan ve okumaktan ziyade top peşinde koşmak daha doğrusu “top beklemek” daha cazip geliyordu. Top beklemek dedim çünkü her çocuktan farklıydı benim hayalim bir “Maradona “ olmak yerine gözümde iyi bir kaleci olan ve yıldızı benim çocukluk dönemlerim de yeni yeni parlayan Rüştü ağabey gibi kaleci olma hayalim vardı. Tabi her çocuk gibi bende ayran gönüllüydüm,Rüştü kalesinde iyi bu alanda boynuz kulağı geçmesin deyip, kaleci olma hayallerimi toprağa gömmüştüm. Şuanda da görüşmeye devam ettiğim can dostum,ilkokul arkadaşım beni Rüştü'nün pençelerinden alıp Michael Jordan'ın yelken gibi ellerine koyarak yeni bir rota çizmeme sebep oldu. Artık basketbola merak sarmıştım ve  “Michael Jordan” olma idealim ortaya çıkıverdi. Basketbol ile yatıyor basketbol ile kalkıyordum. Zamanla bu durumun heves olma ihtimali ortadan kalktı ve amatör olarak basketbol kariyerime İzmirspor’da başladım. Bu arada okuldan ve derslerden bahsetmiyorum çünkü onların herkesin hayatın olan standart ve monoton şeyler;burnumuza dayatılan adını matematik koydukları sayıların sistematik ve zorunlu bir aradalığı falan… Yazdıklarımı sıkıntıdan bir kenara bırakmayın diye daha renkli kısımlara ve benliğimi oturtmama yardımcı olan hatıraları aktarıyorum size. 

    Liseye başladığım zaman basketbol aşkı büyük bir hız ve hırs ile yükselmekte,oyunculuğumda bu hırs ile birlikte gelişmekteydi. Bununla ters orantılı olarak da dersler aynı hızda düşüşteydi. Malumunuz lise birinci sınıfta sınıf tekrarı yazan bir karne ile karşılaştım. Annem bunun üzerine basketboldan uzaklaştırıp neymiş efendim “Hayat oyundan ibaret değilmiş” diyerek o yaz tatilimi sanayiye mahkum etti. Ancak unuttuğu bir nokta vardı basketbol benim için bir oyun tutku hayatta önüme koyduğum bir idealimdi. Artık bir mobilya imalathanesinde çıraktım. Hergün imalathaneye giderken beynimde dışa vurulmayı bekleyen küfür fırtınaları kopuyordu. Ancak zamanla dünyanın kaç bucak olmaya başladığını idrak etmeye başlamıştım. Acaba annemin stratejisi işe mi yaramıştı? 

    Sanayide geçirdiğim,geçmek bilmeyen üç ayın ardından annem ilk başladığı liseden kaydımı sildirip beni meslek lisesine yazdırıyordu. Acaba neydi annemin amacı? Benden bir sanayi ustası yaratmak mı?Herkesin ailesi evladı doktor,mühendis olsun diye uğraşırken annem neden aksi istikamette gidiyordu?Lise birinci sınıfı hak ettiğim üzere tekrardan okuyacaktım. Eyvallah buna itirazım yok ancak şansında böylesi dedirten bir durumla karşı karşıyaydım. Liselerde öğretim süresi dört yıla çıkartılmıştı. Maşallah beş senede liseden mezun olacaktım.Bir sene daha fazladan lisede,çakma bir tıp diplomasına hak kazanır mıydım acaba ? 

    Lise değişikliği gibi basketbol takımımda da bir değişiklik oldu. Artık İzmirspor’un yıldız takımında oynayan bir oyuncu değil Mavişehir spor kulübünün minik takımında oynayan, kendimce gelecek vaad eden bir adım atmıştım. Hayatım tamamen değişiyordu,başarılı bir spor hayatının yanında bir daha yaz tatillerinde sanayi yüzü görmemek adına başarılı bir de okul hayatım olmaya başlamıştı. Tekrardan söylemekte fayda var annemin stratejisi işe yaramış gibi görünüyordu. 
    
   Lise ikinci sınıfa geldiğim de ise basketbol oyuncusu olmak bir hayaldi.Geçirdiğim yaz tatilinde arkadaşlarımla basketbol maçı yaparken sağ kolum omzumdan çıkmıştı.O moral bozukluğu ile ihmal edip,ameliyat olmaya yanaşmadım.Antrenmanlarda ve maçlarda toplam dört defa kolum sağ omzumdan ayrılınca bu durumun kalıcı bir hasar olduğunu anlayıp profesyonel oyunculuk kariyerime son verdim.Tedavinin ardından bir sene boyunca kolumu hiç zorlamam gerekiyordu.Bende kendimi derslere ve kitaplara verdim. Kişisel gelişim ve politik-kurgu romanlar arasında gidip geliyordum. Kitabı sevmem bu dönemin benden götürdüklerinin yanında kattıklarından sadece birisidir. 
   
    Lise üçüncü sınıfa geldiğimde hafif hafif fitness antrenmanları ile sporu hayatımı tekrardan sokmuştum. Basketbol oynadığım dönemlerde bir lise öğrencisine göre iri bir çocuktum. Fitness sayesinde doksan iki kilogram olan bir bireyden yetmiş sekiz kilograma düşmüş, 'filinta gibi delikanlı' diye tabir edilen gruba dahil olmuştum. Bu güzel gelişmenin devamında okulumda öğrencileri yurtdışına staja gönderen “Leonardo Da Vinci” projesine derslerimde olan başarım, bir lise öğrencisine göre biraz iyi olan İngilizcem ve de hocalarımın referansı doğrultusunda projeye dahil edildiğimi öğrendim. Almanya Frankfurt’ta yirmi dokuz gün süresince staj görecektim. Proje başlamadan önce Esnaf  Ve Sanatkarlar Odası sponsorluğunda bir İngilizce eğitimi aldık. Aslında üzerinde durulması gereken bir ironi doğuyor buradan. Almanya’ya gidiyoruz ve İngilizce kursu alıyoruz. Gene de eğitim eğitimdir… 

    Takvimler Mayıs 2008 i gösterdiğinde yurda veda vakti gelmişti. İlk kez doğduğum ülkeden ayrılacaktım. Korkunun yerine güzel ve tatlı bir heyecan vardı üzerimde.Üç saat süren uçak yolculuğumuzun ardından Frankfurt’un, Ludwigshafen adında ufak, şirin mi şirin, sakin ve yeşil ile iç içe olan, hayatımın en güzel bir ayın biri diye nitelendirdiğim kasabadaydık. Staj maksadıyla gelmiştik buraya. Umduğum şeyin aksi bir durumla karşılaştık ancak bu aksilik benim açımdan bakıldığında daha pozitif olamazdı. Staj yapacağımız bilgisayar firmaları ile sözleşmeli bir anlaşma olmadığından, staj yerine gidip gitmeme durumu öğrencilere ve sorumlu hocaların insafına bırakıldı. İlk hafta adaptasyon eğitiminin ardından üç günlük staj kılıfı ile stajımızı da tamamlamış olduk. İşte hayata şimdi başlıyordu ve geriye tam on sekiz günümüz daha vardı. Başımızda ki sorumlu hocam ile aynı odayı paylaştığım üç arkadaşım arsında geçen şu diyalog yaşanacakların başlangıcıydı: 

“Çocuklar ben size güveniyorum, hepiniz hemen hemen üç yıldır öğrencimsiniz. Böyle bir fırsat elinize bir daha gelmez.Geze bildiğiniz kadar gezin yurtta kalmayacağınız geceler içinde beni hergün telefon ile bilgilendirin.”diyen hocamız karşısında sevinçten neyapacağımızı şaşırmıştık.Kimine göre hocamızın bu tutumu sorumsuzluk, kimine göre özgüven aşılama kimine göre ise bir vurdum duymazlıktı. Hocamı tanıdığım kadarıyla ve işimi geldiği şekilde cevap verecek olursam bu bir “özgüven” kazandırma örneğiydi. Buradan kendisne selam olsun,ellerinden öperim. 

    Üzerimizde ki denetim mekanizmasının,yelkenleri suya indirmesiyle zıvanadan çıkan biz ergenler soluğu Almanya’nın gece klüplerinde aldık. Bu kulüplerde geçirdiğimiz aralıksız üç gecenin ardından biraz kültür alışverişine girmek adına araba kiralayıp Almanya turuna çıkmaya kara verdir. Arabada geçen üç gün iki gecenin ardından yanımıza kar kalan onca şehir, farklı kültürden insanlarla kaynaşma,Mcdonalds’ın 1 Euro’luk hamburgerlerinin midemizde yarattığı olumsuz etki ve yorgunluktan ibaretti. Bu imkanlarla daha iyisini yapmak imkansızdı.Daha on günümüz varken elde ki tüm imkanları tüketmemek bizim için o an verebileceğimiz en mantıklı karardı.İki günlük bir dinlenmenin ve bu sefer Almanya dışına çıkan rota planımızın ardından, kesenin ağzını son demlerimizi yaşadığımızın farkındalığıyla açıp bir Audi A3 kiraladık. Rotamız; Köln üzerinden Amsterdam ardından Belçika üzerinden Fransa’ya geçip Lüksenburg üzerinden de Almanya’ya geri dönecektik. Alışık olmadığım kültürün içinde değildim sanki, Türkiye’de değil de o topraklar da büyümüş rahatlığı ile 6 günde tam dört farklı ülke ,onlarca belki yüzlerce farklı ırktan insan tanıma fırsatı buldum. Ben öyle gene herkes gibi Paris’e aşık olmak yerine Amsterdam’a aşık oldum.Rahat ve geceleri insanı içine çeken yaşam tarzı benim adete oraya ait olduğumu haykırıyordu.Eğlence hayatının Avrupa başkenti neresi diye soracak olanlara Amsterdam’a selam olsun demek isterim.  

    Türkiye’ye döndüğüm zaman ne yalan söyleyim annemi bile özlememiştim. Bıraksalar ve aynı imkanları sunsalar bir o kadar daha kalmaya kim hayır diyebilirdi ki? 

     Lise son sınıfa geldiğim zaman hayatımda şuan büyük öneme sahip olan kız arkadaşımla tanıştım. Aslında ilk başlarda o da diğerleri gibiydi,buraya yazmaya değmeyecek listesindeydi.Ne oldu nasıl oldu anlamdan yıllar onunla su misali,acı ve tatlı bir şekilde geçti. Lise son sınıf demişken o büyük yıl “üniversiteye adım atabilenlerin arasında olabilecek misin bakalım?”  sorusu yahut kibarlaştırılmış hali ÖSS (benim girdiğim yılda ki adı) kapıya dayanmıştı. Ancak işin açıkçası ben pek oralı değildim. Meslek lisesinden mezun olacağım için iki yıllık üniversiteye kapak atma garantim ellerimdeydi ki öyle de oldu. Ege Üniversitesi MYO Basım Yayın Teknolojileri bölümü “sağolsun” bana kapılarını açtı. 

     Artık üniversiteliydim, iki yıllıkta olsa…Annemde emekli olmuştu hem bir işin ucundan tutup hem de okuma vakti gelip çatmıştı. Bir arkadaşım sayesinde Hanende Fasıl adlı mekanda mutfağa olan ilgim ve çocukluktan bu yana evde yalnız kalmalarım sayesinde de az çok mutfaktan anlar ve yemek yapmayı da severdim.Bu iş ve okul hayatını başarılı bir şekilde sürdürdüm. Sene kaybım olmadan iki yıllık üniversiteyi bitirdim.Fakat ne grafiker ne de matbaacı olmaya niyetim vardı. Stajımı Yeniasır gazetesi spor servisinin sayfa mizanpajı bölümünde yaptım.Burada geçirdiğim bir aylık staj süreci gözümü açan zaman zarflarından biriydi. Birçok spor, siyaset, magazin muhabiri ve gazeteci tanıma olanağım oldu.Yeniasır gazetesi spor servisi editörü Murat Atila arkadaşım Özgür Atila(1990-2009)’nın babasıydı. Evlat acısı yaşayan bir baba olarak ve biz oğlunun arkadaşlarını evladı yerine koyarak bana yanında staj yapma imkanı sundu.Çevremde ki herkese gıpta ile bakıyor,kültürlerine hayran kalıyor ve her an içine dahil olma fırsatı bulduğum diyalogdan bir şeyler öğrenme fırsatı buluyordum.O zaman karar verdim ; “Dikey Geçiş Sınavı “ ile tekrardan üniversiteye dönüp lisans eğitimimi tamamlamaya.Ancak bu eğitim öyle sabit formüle edilmiş bilgiler üzerine değil,gündelik hayatta geçerliliği olan, tartışmaya açık bir bölüm için uğraş verecektim. 

  Bir yandan Decathlon adlı spor mağazasında iş yaşantıma devam edip bir yandan da testler ile boğuşuyordum ve bu tempoda seyreden bir senenin ardından çabalarım meyvesini verdi. Beklediğim gibi puanım doğrultusunda yaptığım mantıklı tercih sirküsü doğrultusunda ilk tercihim olan Ege Üniversitesi İletişim Fakültesine girmeye hak kazandım ve şuanda huzurlarınızda kendimi size açma noktasında son cümlelerim doğrultusunda ilerlemekteyim. 
     
     Yazıma son vermeden şunları da paylaşmak isterim.Kendimi en huzurlu hissettiğim anlar denize yakın hatta denizle iç içe olduğum anlardır. Hatta bisiklet haricinde ki en gözde olan iki hobimi de denize borçluyum. Benim için hayatta ki en büyük huzur zıpkınım elimde,paletler ayağımda, bendenim suyun derinliklerinde çılgınca balıkları avlama dürtüsü ile onların peşinde saatlerce su da kalmaktır. Hele bir de gün batımında kuracaksın çilingir sofrasını o vurduğun taptaze balıklar mangal üzerinde kızarırken…Rakı severim güzel bir sofranın eşliğinde ancak ucuz şaraplara da bayılırım.Böyle söylüyorum diye de alkolik falan zannetmeyin sakın beni,”sosyal içiciyim”. Ayda dört bilemediniz beş kere beynimde ki kanı sulandırır kendimle tartışırım(Bu sayıyı geçen zamanlarda olmadı değil elbet). 

     Şuana kadar ki yaşamım doğrultusunda hiçbir şey için üzülmemeyi(ölüm hariç) öğrendim. Her kapanan kapının yeni açılacak bir kapıya vesile olduğunu(tabi bunun için çaba da şart,sadece ellerimizi açıp yalvarmak yetmez), olumsuzluklar karşısında nasıl ayakta kalınır bunları da öğrendim.Daha yolun başında olduğumu da kabul etmeliyim ancak her birey gibi benim de yaşanmışlıklarım ve olumsuzluklar üzerine bir geçmişim olduğunu belirtmeliyim. Ancak her zaman geleceğe ve hayata umutlu bakıyorum. Dünya gibi güzel bir yerde adaletsizlik ve kötülüklere rağmen yaşamak güzeldir.