Yazıklar olsun adımızı insan koyana, yazıklar olsun bizi insan sanana. Samimi bir şekilde bütünleştirici ve bir ölüm olayının lanetlenmemesi gerektiğini (benzeri olayların yaşanmaması için) ifade eden paylaşımların altına bile, nefret söylemleri kullanarak, Fırat Çakıroğlu adlı gencin ölümünü dahi, onun sahip olduğu ideolojiyi ön plana çıkartıp ötekileştirerek meşrulaştırmaya çalışanlar, yaşanan ölümde sizinde payınız var, unutmayın... Bunca bilgi kirliliğinden beyniniz kadar ruhunuz da kirlenmiş. Olaya bir ana bir baba olarak bakın. Onu seven insanların gözleriyle görün ve saygı duyun yaşanan acıya. Biliyorum, bilmelisiniz herkes bir gün ölecek! Peki bu mudur hakkımız, bu mudur kardeşçe, dostça yaşama temennileriniz! Yazıklar olsun adımızı insan koyana. Eşitlik kardeşlik nidaları atanlara sesleniyorum. Her ölüm eşit sahiplenilmediği sürece daha çoklarımız vakitsiz ve nefretle ölecek!
20 Şubat 2015 Cuma
18 Şubat 2015 Çarşamba
Kara Başlık
Sadece izleyeyim diyorum, hiç bir kelam etmeyeyim diyorum sadece bu seferlik. Beceremiyorum. Anlayamıyorum ortada dönen dalkavuklukları. Tıpkı ortada dolanan ve lazım gelmeyen birçok sikin kesilmesi gerektiği gibi, sanırım benimde bu parmaklarımı kesmem gerek, yazmamam için. Anlayamadığım nokta (eğer ki kıtlık bende ise mazur görün), devlet bir gün baba oluyor, herkes onun kucağına koşuyor. Bir gün öksüz yahut yetim kalmış, dışlanmış evlat rolüne büründürülüyor. Liderlere bir gün, “paşam gülüm”, ertesi gün, “yavşak” deniliyor. Arza göre talep ilkesi siyasette de işliyor. İşlerine geldikleri anda işlerine geldikleri gibi konuşan zavallılar. Ne denli işgüzar, ne denli ahlaksız, ne denli ideoloji ve fikir yoksunu varsa, her biri fırsat kolluyor sanki böyle anlarda. “Devletim” diyor, ardından, “Milletim”. Gaza geliyor, “Allah milletimize, devletimize ve başımızdakilere zeval vermesin.” diyor, bir koyun vazifesiyle. Lüzumsuz mübalağ çabaları altında eziyor dilini. Ezilmesi lazım gelen sikler ve o doğrultu da ilerleyen kafalar gibi. Az evvel savunduğu devletinin korumakla yükümlü olduğu vatandaşlık hakkı, sözde kendini bilmezler tarafından elinden alındığında, vergileri çalındığında, evlatları şehit olduğunda, kızları sokak ortasında öldürüldüğünde, “Batsın yerin dibine böyle devlet!” diye bas bas bağarınıyorlar. Televizyon başında, salyalarını akıta akıta izledikleri adamların ve kadınların iki kelimeyi bir araya getiremeyen kişiler olduklarını, çıkarlarına göre çanak tuttuklarını öğrendiklerinde, onları da yerin dibine sokuyorlar. Önce bir kendini bilmeli insan; zamanında ben ne yapmıştım da ya da yapmamıştım da, bunlar, bu denli sıçabiliyor kafama diyebilmeli. Yeri geldiğinde, “Katil devlet!” nidalarını göğsünü gere gere atanlar, üç tane yavşağın cezasını kesilmesi için ‘Katil’ dedikleri devlete yalvarıyorlar. Esas katilin kim olduğunu unutuyorlar. Oyuncağa dönmüş ülkede kanun bol. Çıkarlarına göre düzinelerce kanun çıkarırlar. Kendileri yeniden paşa olsunlar, dillerden düşmesinler diye idamı da gömdükleri yerden çıkarırlar da... Ya sonra?
Özgecan, o kanı bozuk, ahlak yoksunu şerefsizi, meçhul bir silahla, oracıkta öldürebilseydi, nefsi müdafaa adı altında... Bilmem kaç yılla yargılanır, ölen her zaman olduğu gibi değerli kılınır, medya yaftalardan yafta beğenirdi kadın adına! Baştan çıkaran kadın olur, erkeklerin de namussuz olabileceği unutulurdu. Siktiğimin ülkesinde, birbirini siken insanlar bayılırlar çünkü ölenin ardından konuşmaya. Yalnızca bir kaç gün değerli yahut değersiz kılınır, gündemde kalırsın. Ertesi gün başka ölümlü alır, haber başlıklarını, suni yürek yangınlarını... Hiçbirimiz paylaşamayız yalan sözlerle ailelerin ve onu gerçekten sevenlerin acısını. Sizler için gündemin değiştiği gün, Özgecan’ın dışınızda yaşadığınız suni acısı da diner! İnsan öldürme yöntemlerinden biri olan idam fantezilerini meşrulaştırmayı bırakın da, o çek sevdiğiniz milletinizin yargı sürecinin iyileştirme formüllerini verin. Unutmayın idam geri gelirse, bir gün gelir bunun da çıkması için bağırdığınız güne lanet edersiniz. Çünkü her gördüğünüz tabela karşısında, başka bir yöne sapmaya meyillisiniz! Adam gibi kelimesini kullanmamalısınız bir daha! Taht kavgalarınız, beylik silahlarınız, it dalaşlarınız, uçkur sevdanız... Yerin dibine batsın böyle adamlığınız (-mız)!
17 Şubat 2015 Salı
Anlamak Yahut Unutmamak
Öncelikle Zukenberg’e
teşekkürü bir borç bilmelisiniz sizleri bu kadar önemli ve değerli
hisseettirdiği için. Ardından Jack Dorsey ve Kevin Systorm şükranlarınızı
iletmelisiniz her Noel arifesi. Bunların kim olduğunu söylememe gerek yok,
çünkü siz her şeyi bilen nesillersiniz! Bunu da Larry Page ve Sergey Brin’e
borçlusunuz. Tonlarca sayfa tozu yutmaktan kurtadılar sizleri. Sahte kimlik
yaratma döneminin başını çeken Messenger mucidi de bu teşekkür edebileceğiniz
isimler arasında yer alabilir (Onun adını da ben söylemeyeyim artık; bu kadar
hazırcı olmamalısınız!). Messenger, MIRC ve ICQ... Olmadığınız biri olarak,
kendinizi oralarda pazarlamak, şuandan daha kolaydı. Zukenberg, Dorsey ve
Systorm, sizden sürekli olarak hayatınızın sıradan gösterişliliğini
kanıtlamanızı, ancak bu şekilde popüler olabileceğinizi söylüyor. Ama şükürler
olsun ki o boş beyinlere rağmen ünlüsünüz ve adınız her gün, bu mecralarda
tesbih tanelere gibi zikir ediliyor! Bir mavi başparmak, bir kırmızı kalkp,
iki-üç yönünü kaybetmiş ok işaretleri sizleri mutlu ediyor... Ne yazık! Yönünü
kaybetmiş, birbirlerine bilenmiş, nefret kusan insanlar...
Belki de bahsettiğim
bunca şeyi öngörememişlerdi, sosyal medya olayını kafalarında ve
bilgisayarlarında kodladıkları sırada. Amaçları sadece delik olan ceplerini
diktirmek ve içlerine biraz para doldurmaktı. Evet belki de bu denli zeki ve
öngörüşlü değillerdi. Sadece bir kaç bin Amerikan doları içindi onca çaba. Bilmiyorlardı
milyarder olacaklarını. Sizi bu denli manipüle etmek ve ideolojisiz koymak
akıllarının uçlarından bile geçmezdi... Kim bilir? Onlardan daha büyük
kişilerin, şapka takmamış gölgeleriydiler yalnızca!
Üreticiye karşı gözü
açılmış kitlelerin, sosyalizm çığlıklarının, anarşist yumrukların önüne bir
barikat gerekliydi. Birileri dur demeliydi artık karın tokluğuna çalışmayacak
olan işçiye. Kamçı olmadan, rızayla tecavüz etmeliydiler... Bir tutam askeri
ücrete, saatlerce sikmeliydiler işçiyi. Dik başları, kendi ellerini kana bulamadan
kesmenin vakti gelmişti. İşçinin bey gibi yemesinin zamanıydı. İnsanlığını unutup, itlere özenmeliydi. Gösteriş
budalası olmasının, sadece sıradan bir takım elbiseyle tatmin olmamasının tam
vaktiydi. Ya Armani olmalıydı ya da Prada... Tercih mevsimi gelip çatmıştı. Bir
taraf tutulmalıydı, tutulmuyorsa tutundurulmalıydı. Saatlerce çalışıp kazanılan
üç kuruş kağıt para, kredi kartları, taksit mantıksızlığı, ceplere sokulan
tablet ve sizlerden akıllı telefonlarınızla sisteme geri kazandırılmalıydı.
Alan memnun edilmeli, ağızlardan biberon eksik edilmemeliydi. Herkesin eline
kendisini özel hissedebileceği bir mikrofon da verilmeliydi (Emzik
düşebilirdi). Verdiler! Artık herkes bir derece zengin ve herkes eksi
derecelerde zekiydi. Selamsız arkadaşların, yozlaşmış kafa taslarının, okumayan
yazarların, katillerin, müptezellerin, tecavüzcü ibnelerin (götten düzülmesi
lazım gelen) hep bir ağızdan yok
edilebileceği sanılan cennetin kapıları ardına kadar aralanmıştı... Cehennemden
ipini koparan, soluğu burada almaktaydı. Her iki tarafı da taşlamak, arafta
kalmışların yegane göreviydi! Doğru yol, taraf olmadan, afartan her iki tarafa da
bakmaktı! Sadece bakmak. Ne kanayan yaralı dağlamaktı doğru olan, ne de ellere iğne-iplik
alıp doktorculuğa soyunmak. Tek görevimiz anlamaktı, tüm bu yaralar açılmadan
evvel insan olduğumuzu anlamak! Yahut unutmamak.
14 Şubat 2015 Cumartesi
Sevgisiz kalmış piçlerin günü!
Boş bulunan her alana uzunlamasına beton parçaları dikilirken, bu beton yığınlarının gölgesi altında, kamburlarıyla yol alan, ezilmiş bireyler... Yükselen binalar ile demokrasinin yükseleceğini sanan, Osmanlıca öğrendikleri anda çevrilmiş tüm romanları, araştırma makalelerini okuyacağı umut edilen, halbuki alacağı eğitiminden ziyade oturacağı rezidansları hayal edenler... Umutlar içerisinde arşınladıkları yollarda birbirlerine bir selamı çok gören, diğer insanların hayatlarını ne kadar kötü hale getirebilirlerse bu küçücük eylemiyle o derece mutlu olan, hala masum ve cahil sanılan kişiler... Yaptığı işten keyif almayan, yalnızca patronunun kesesini dolduran ancak o iş yerindeki ünvanıyla övünmesini çok seven ucubeler... Esnaftan güler yüz bekleyen ama parayı uzatırken, "Dür bük, götüne sok!" edasına bürünen, bireysel zekasını toplumsal zekanın önüne öteleyen, kapitalist sistemin gösterişli sıradanlığı altında her zerresini göstermeyi çok seven, suçu kendinde aramaktansa başkalarına sataşmayı ilke edinen, dayatmacı rejimin büyüttüğü çocuklara şımarık diyen, tüm bunları gurur bayrağı altında taşıyan, öldürmekten haz alan, ruhları çoktan ölmüş olan piçleşmiş bedenler, güzel ülkenin tek ve nacizane sorununu oluşturan suçsuz profilleri..! Sevgisiz dünyanın, sevgisiz kalan insanları, mutlu ve kutlu olun!
6 Şubat 2015 Cuma
Sahaflar...
Hiç lüzum yok kıvırmaya, vaziyet meydanda, kitapçılar sinek dahi avlamaya vakit bulamadan direkt olarak kepenk indiriyor. D&R'den bahseden yok, zaten onların sahiplerinin keyiflerine diyecek bir laf bile yok. Cd, puzzle, maket, kulaklık falan satmasınlar bir de bestseller köşesini kapatsınlar da o zaman görelim, ne sattıklarını. Bir de sizin ellerinize tutuşturdukları, o havalı, torbaları... Kendinizi entelektüel olarak pazarlamanızı sağlayan üç kuruşluk, doğada çözünmeyen naylonlar. Sahaflara dokunsun istiyorum kelimelerim. Yayınevleri bas bas bağarınıyor, "Yeni çıktı, 100.000" bastık!" diye... Sabaha kadar yırtsınlar bir taraflarını inanmayın. Yazara verdikleri yüzde yedi ile 250.000 bile basarlar ama siz inanmayın. Onu 250 olarak sayın... dingillere masallar üçlemesi! Anca 'pembe dizi' okusun millet yahut poliseye... Netice de ortada dolanan hakikat; bir bokun sattığı yok. Yayınevi satıyor, yazar bakıyor! Kimisi, yeni yetme yazarları kapısının önünden bile kovalıyor. Sinemaymış, televizyonmuş, yatak odası takımıymış, arabaymış... hepsi taksitle, koşun alın. Ne alırsan taksitle. Çöpüne kibrit suyu kitap bile... Taksitsiz, çarşaf çarşaf esrar satarken torbacılar, iki cilt kitap satamaz oldu sahaflar.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



