20 Şubat 2014 Perşembe

Belki de...

Size de kızmamak lazım, haklısınız kendinizce sebepleriniz var nefret etmek için. Bizim de nefret etmemiz lazım sizden. Sizli bizli ayrımcılıklara kapı açıyor belki de kelamlarım…

Türk olduğunuz için Kürt’lerden nefret etmeniz gerektiğini öğrendiniz aşırı milliyetçi kan taşıyan dedelerinizden(-mizden). 

Holiganizimin sebebi, renk algısı daha oturmamış bir bebek iken babanızın giydirdi o malum takımın tulumuydu belki de. Diğer bir babanın evladını, burnuna dayatılan biberon gibi o renkler uğruna bıçakladın belki de… Henüz daha “koymak” nedir bilmiyorken, Fenerbahçe’li olduğunuz için Galatasaray’lılardan nefret etmeyi öğrendiniz bir “spor müsabakası”nı izleyen bireylerin ettiği küfürler sayesinde.

Kadını bir seks objesi olarak pazarlayan televizyon ve dergilerden öğrendiniz taciz etmeyi! Hayvan olmayı seçtiniz. İzlediğiniz hayvan belgeselleriydi buna sebep.

Müslüman bir kültürde büyüdüğünüz için Hristiyan’lardan yahut Ateist’lerden nefret etmeyi öğrendiniz. Nerede kaldı dininizin hoşgörü üzerine temellendirilmiş kalıntıları?

Belki de anneniz çocukken başınızı okşamadığı için sevgi yoksunu büyüdünüz. Sevgi görmediğiniz için diğer insanları sevgi nasıl gösterilir bilemediniz.

Eğer sevseydiniz, ben bunları yazıyor olmazdım. Başka dertlerim vardı üzerine düşüneceğim. Belki de dert yoksunuyduk şu anda sevgi ve barış dolu dünyamızda. İktidarlar çaresiz kalmıştı bu sevda ve bağlılık karşısında. Belki de onların kolayca yönetebileceği bir koyun sürüsü değildik şimdi.

19 Şubat 2014 Çarşamba

7/24 Yalnızlık


Mesele yalnız olmak değil.Mesele bununla başa çıkmak. Yalnızğı tarif ederken bile yalnız değilsin aslında yahut yalnız olduğunu düşünürken… Fikirlerinde onlar var; bir zamanlar yanında olanlar...Ne sıkı dost ne sıkı akraba ne kara sevdalılar. Bir zamanlar yanında olanlar…

Fikirlerini kağıda döktüğün anda kalemle bütünsün artık. Korkma yalnız değilsin, aranızda bir bağ var. Dokuyorsunuz birbirinize tek gecelik aşk yaşarmışcasına. İşin bittiği anda masanın üzerinde kalacak olan bir kalem merhem oluyor yaralarına, seni anlıyor ve en önemlisi seni en doğru şekilde anlatıyor elaleme kıyasla. Ben post-modernizmin vücut bulmuş haliyim dersen, o zaman klavyedir dostun. Kalemden daha şanslıdır klavye, on parmağında temas eder ona. Daha pahalı, daha şık, daha teknolojik… Kimilerine göre önemlidir bu ayrıntılar. Efendim, hayat ayrıntılarda mı gizldir? Tabi tüm fikirlere saygı duymak gerek sonuçta.

Fazla dağılmadan, bunu okurken bile yalnızsın işte. Benim sayemde artık yalnız değilsin korkma. Kelimelerim kurtarıyor seni. Sabah uyandığında annen yatağını topla demiyorsa o mezzo-sopranoları kıskandıran sesiyle, banyoda senden önce günlük telaşa kapılmış bir ses “banada bir adet yumurta haşlar mısın?”diye sormuyorsa, o tek başına ettiğin kahvaltıda 4’e böldüğün yumurtadan daha yalnızsın. Bakma burada 4’ün tek başına durduğuna tek bir kelam olması bile onu senden üstün yapar nasıl olsa. Dört;  gördün mü bak? Artık 4 harf olarak dimdik ve yanyana. Kelimeler senden daha güçlü ve üstündür kimi zaman. Bunu sakın unutma.

Kahvaltınıda ettiğine göre kıçını yırtırak, bankaların sana “mortgage” adı altında kakaladığı 10 yıl yahut 20 yıl boyunca krediye ait olan evinde(evde) işin bitti artık, hadi at adımını dışarı. Sen o kadar fakir değil misin? Daha da iyimser bir portre çizebilirim senin için.

1 Euro = 2.5  TL’ye sabitlenmiş kurdan yüzde 80’i kredilenmiş ithal arabanda kendini zengin hissediyorken, durda tadını kaçırayım o camdan örme kocaman binadaki ofisine giderken. Motor sesinin sana verdiği hazla mutlu oluyorsan, taze bir aşkın heyecanıyla, koca çınarın gövdesine kazınmış 2 harf kadar yalnızsın o mavi gözlerinin ardında. Vitesin üzerinde eline dokunan bir el olmadığı sürece, alttan ısıtmalı koltuğunda dinlediğin şarkılar aklına birini düşürmüyorsa yalnızsın işte. Şişmanların bir heves ile aldığı, üzerinde iki koca ayağa hasret bir koşu bandı kadar yalnız ve acınası.

Ne oldu şimdi şemsiye bir anda tersine mi döndü?

Sözümü kesmede bitirmeme müsade et! Şöminenin önünde “Grigsby Vineyard Cabernet  Sauvignon (2007)”  Rocca markalı şarabını içerken bile binlerce dolar verdiğin üzümlerden daha yalnızsın. Çatal, bıçak ve kaşık bir 3’lü iken sen, o koca kıçını rahat ettirmek adına kestirdiğin ıhlamur ağacından yapılmış sandalyende yalnızlığımı paylaşıyorsun işte. Görmüyor musun hala? Çatal, bıçak ve kaşık 3’lüsü aralarına bir de tabağı almış, nisbet yapıyorlar sana.

Tamam mutlu olacaksan itiraf  edeyim, herkes bir gün  ölecek. O zaman gerçekten yalnızlığı anlayacaksın. Seni mutlu eden maddi olguları kimseyle paylaşmak zorunda kalmayacaksın. Yalnız gebereceksin hasta yatağında. Miras bırakacak kimin kimsen olmayacak. Teknolojiyle birlikte robotlaşan ev gereçlerine özendiğin için lanet okuyacaksın kendine, ama nafile…


Kimilerine göre yalnız olsamda, mutluyum kelimeler ile yaşamaktan ve yaşlanacak olmaktan. Korkmayın ve endişelenmeyin adıma. 

9 Şubat 2014 Pazar

Ne" Demokratik" bir ülkeyiz biz yahu!

Geçtiğimiz günlerde duydum ki Tayyip bey sosyal medyada onu, yandaşlarını ve kalemşörlerini lekeleyen yazıları engellemek amacıyla “ultra demokratikleştiğimiz” şu süreçte bir yenilik daha yaparak internet kullanımını Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna denetlettirme kararı almış. Üstüne üstlük meslek liselerinde kaldırılan beden eğitimi derslerinin sosyal yaşantı anlayaşı sosyal medya olan bazı gençleri bir nebze daha pasifize etme politikasınıda hayata geçirmiş.

Biz interneti daha aktif ve “bilinçli” olarak kullanan gençlerde engelleme ve denetimden korkarak klavyemizin tuşlarından onun istedemeği harfleri çıkaracakmışız. Diyelim ki çok korktuk ve klavyemizi kırdık. Hatta kırtasiyeler bile kalem kağıt satmaz oldu korkusundan. Ya fikirlerimiz! Gerçi onda da ustasın; yandaşlarının eline verdiğin palalarla, kurduğun polis devletiyle fikirleri fiziksel güç ile katletmekte üstüne bir lider yoktur(Buradan Hitler’e selam olsun!)!

Alkole yapılan zamlara ve belirli bir saat zarfı içinde temin etme politikalarına rağmen,büyük zorluklar ile temin ettiğimiz meretle ve dostlar ile sohbetteyken sana savurduğumuz ağız dolusu küfürleri kim,hangi makam denetleyecek? Nasıl kısacaksın sesimizi?
Toplumsal hafızası silik bir toplumda yaşıyor olmam bu ülkeye ve kamuoyuna yapılanları benimde görmezden geleceğim anlamına gelmez.Görmezden gelenler ise senin medya ve televizyon yoluyla pasifize etme politikana sadık kalan tiplerdir.11 seneden sonra sana duyduğum antipatiyi 11.000 sebeple açıklayabilirim ancak sene başına 11 örnek vermem kafidir ;

1) Daha yolun başları çıraklık dönemleri AKP hükümetinin sene 2003 ben ise daha 13; Maliye Bakanı Unakıtan, devletin mallarını “babalarının mallarıymışcasına satacağını” izah ederken…Eşi Ahsen Hanım, türban gerginliklerine formül buluyor,saçını eşarp ile bağlıyor,öğrencilik yıllarında çok havalı olduğunu,”Vakko”’dan şapkalar aldığını anlatıyordu.
Kafasına çuval geçirilen askerlerimiz, Kerkük’ün Kürt Valisi’ne suikast planlamak ile suçlanırken…PKK, Tunceli Valisi’nin konvoyuna saldırıyor,analar ağlıyor iki vatan evladı şehit oluyordu.
Hal böyle iken Başbakanın küçük oğlu Bilal Bey evleniyordu.Gelin henüz 17 yaşındaydı.Düğün Lütfü Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapılıyor,salon ise o zamanın parasıyla 7 bin dolara kiralanıyordu.

2) Sene 2004 Milli Eğitim yeni sloganı “Oku, Düşün, Uygula, Neticelendir” ile kolları sıvıyordu. Ancak Yılmaz Özdil’in tespitiyle başharfleri yanyana dizince ortaya “ODUN” çıkıyordu!

3) 2005 yılıyla birlikte Kuran kursları gazeteler özenmiş olacaklar ki promosyon dönemine giriyor, çocuklara bisiklet, bilgisayar ve cep telefonu veriyordu.Türk Telekom, Lübnan şirketine satılıyor, kese şişiyor, halkın gözünü boyamak gerekiyordu.Müslümanlık “rabbena hep bana” demek değildi! Mersin ve İskenderun limanlarıda bu dönemde satılıyor, Amerikalılar, Garanti Bankası’na ortak oluyordu…

4) Kutuplaştırmanın başına oturan canavar ayağını gazdan cekmemeye devam ediyor turban yetmezmiş gibi birde başımıza “haşema” çıkıyordu.Türk Hava Yolları düşme tehlikesi yaşayan uçaklarının sağsalim kalkışının şerefine deve kesiyor, Kurban bayramında Saddam asılıyordu.Hükümetimiz ise kurbanlık kuzularla yarışıyordu sessizlikte.Tek başına hukuk mücadelesi veren dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer bir yılda 25 yasayı veto ediyordu ama ne fayda. Seneye Gül dönemi ile AKP için Gül’lük gülistanlık olacaktı herşey(2006).Türkiye Sezer’in gidişyle neleri kaybettiğinin çok geç farkına varacaktı.

5) 2007 1 Mayıs’ı tam bir kaostu. İstanbul Valiliği işçinin en doğal hakkını elinden alıyor,Taksim’de olan kutlamaları yasaklıyor 900 kişi gözaltına alınıyordu.
6) 2007 bitiyor 2008 geliyordu.Tarihte ilk defa Anıtkabir’in elektiriği bir yılbaşı gecesi kesiliyordu.Ampul olmuş avize; ulu öndere ışık vermemekte kararlıydı.

7) 2004/2008 yılı toplam şehit sayısı 508’idi.Ne açılım ne de sorun kelamları vardı hükümetin ağzında. Oldu olacak terörist başını mapustan çıkarılım başımıza koyalım diye ahkam kesiyordu Kasımpaşalı.Kasımpaşaspor’un esamesi okunmazken 5 sene içinde süper ligdeydi.

8) Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesiye evet/hayırı gündelik hayatta artık birer ideolojik kelime olarak algılamaya başlamıştık.Verdiler kömürü verdiler beyaz eşyayı… Ak kara birbirine karıştı; %69 “evet” çıktı. Artık evet/hayır gündelik ritüelist anlamına dönebilirdi.

9) 1919’un 16 Mayıs günü, Mustafa Kemal’in Bandırma vapuruyla Samsun’a gitmek üzere yola çıktığı gün 2008’in 16 Mayıs’ı Bandırma limanı ve Samsun limanı satıldı.

10) Ergenekon dalga dalga büyüyor bu dava sürecinde sorgulanan sanıkların hemen hemen her biri “Ergenekon ne? Daha önceden hiç duymadım.” diyordu.Bir bilinmezlikti…

11) Yeryüzünde nefes alamamızı sağlayan ve verimli toprakların sebebinin tek bir ağaç ile olduğunun farkında olmak istemiyordu kimileri. Gezi direnişi iktidarın koltuğunu sallayan, kamuoyuna bilinç aşılayan bir milattı biz genç kuşaklar için. Dershaneler din kardeşlerini birbirine küstürüyor fani çıkarlar ağır basıyordu. Bunu da hatırlatmama gerek olmadığını düşünüyor ancak dokunmadan geçemiyorum.Ayakkabı kutularından çıkan paralar ile ayakkabı kutusu için şaşalı bir kutu üretim fabrikası kurulabilirdi.Ne de olsa geldiği yerde çok vardı; dahası lazımdı.Artık beylik laflar etmeye lüzum yoktu “Kral çırılçıplak”tı.

Sanırsam içerikleriyle 11 örneği geçti bağışlayın vaatleriminden fazlasını verdiğim için.Daha nicelerine de değinemediğim için…

Ama eminimki benim bu sözlerim senin o astarsız yüzünü düşürmeye yetmez! Kişisel hak ve özgür iradeye bağlı kalarak söylenen fikirleri sen şimdi hakaret sayar benide aldırırsın evimden. Tek bir ricam var mapus damlarında beni birasız koyma “Ne olur”!

4 Şubat 2014 Salı

Samsung

Geçtiğimiz günlerde Samsung  firması ile yaşadığım bir sorun üzerine yetkili firmaya attığım bir maiili paylaşmak istiyorum sizlerle:

“ Bu yazıyı yazarken Note 3 almamın pişmanlığını "herhangi bir kırtasiyeden ajanda alsaydım daha çok verim alırdım” cümlesiyle izah etmeye çalışarak  başlamak istiyorum sözlerime(Bu yazınında algı seviyesi yüksek ve empati kurabilen bir personelinize ulaşmasını umuyorum).
Buradan otomatik mesajlar ile çözüm üretme sürecinizi başarılı kıldığınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Telefonu aldığım ilk günden itibaren fabrikasyon hatası ile elime ulaşan (kendiliğinden açılıp kapanma) bir elektronik alete para ödediğim için çok pişmanım! Sizin gibi firmalar sadece piyasanın kaymağını alma çabasındalar! Müşteri memnuniyeti sadece halkla ilişkiler sürecinizin olduğunu gösteren bir kılıf. Neden mi?
Telefonu kullandığım 10 gün boyunca her gün işlerimi yarım bırakacak şekilde kendini 3-4 kere yeniden başlattı(Kullanım sıklığına göre bu sayı artış gösteriyor). Eyvallah, hatalı üretimdir diyemiyorum. Çünkü ben bu telefona orjinal aksesuarları ve sigortası dahil olmak üzere 2500 TL para veriyorum. Ve sizinde “Samsung”’(sözde dünya devi) olarak bu parayı hak etmenizi bekliyorum. Ancak böyle bir kaideniz olmadığını görüyorum. Sonunda hevesim kursağımda eyvallah ediyor ve telefonu Samsung yetkili servisi olan “Başarı teknik servisine”(İzmir) 15.01.2014 tarihinde bırakıyorum. 21.04.2014 tarihinde çağrı merkezini arıyor telefonum hakkında servisten herhangi bir bilgi alamadığımı ve bu uzayan süreçten şikayetçi olduğumu belirtiyorum. Ertesi gün durumla ilgileneciği söylenildiği halde herhangi bir bilgilendirme alamıyorum.Ve iş başa düşüyor; başarı teknik servisine gidiyorum,telefonumun onarımı için parça beklenildiği söyleniyor. Ben telefonumu herhangi bir donanımsal arızıdan dolayı teslim ettiğimi yahut telefonumu herhangi bir donanımsal arıza vermesini gerektiricek süre zarfında kullanmadığımı hatırlamıyorum(Kutusunu açtığım andan itibaren kendini yeniden başlatan bir telefon).
Sorarım size bu neyin donanım parçasıdır?
Bu telefonlar fabrikadan çıkarken herhangi bir kalite kontrol sürecinden geçmemekte midir?
Bizler yani sizin velinimetleriniz paramızı aldığımız ürünün ilk günden bozulması için mi sizin firmanıza hibe ediyoruz?
Servis sürecinin 20 gün olduğunun bilincinde olan bir bireyim.Ancak telefonu daha ben bu 20 gün sayısının yarısı kadar kullanmış değilim!Bırakında bu sitem hakkım olsun!
İçinde bulunduğum durum sizinle iletişime geçme çabalarım ve temennilerimin süresi dolmuştur. Çünkü sizin gibi sözde büyük firmalar iyi niyeti su istimal etmekten başka hiç bir şey yapmamaktadır. Üç  defa çağrı merkezinizle ve bir defa da online destek merkenizle görüştüysemde sonuç ortada. Bu aşamadan sonra size sunmuş olduğum bu yazıyı  Note 3’ün aynı fabrikasyon hatasıyla ulaştığı bireylerinde desteğini arkama alarak yaşadığım bu süreci, firmanızın memnun olmadığım çözüm süreci anlayışınızı yayın yapmış olduğum internet sitesinde, bireysel blogumda, sosyal medyada ve forumlarda ifşa edeceğim. Reklamın iyisi kötüsü olmaz değil mi?

Firmanız ve kendim için hayırlı olsun... 


Bu maili Samsung Türkiye’ye yolladıktan 15 dakika sonra Samsung Genel Müdürlüğünden kibar bir bey tarafıma cep telefonu vasıtasıyla dönüş yaptı. Söylediği cümle ise şuydu:
“Beyfendi telefonunuzu yenisiyle mi değiştirmek istersiniz? Ya da iade mi etmek istersiniz?”
Hiçbir zorluk çıkarmadım yeni telefon talebinde bulundum. 2 iş gününün ardından yeni telefon tarafıma teslim edildi.

Diyeceğim o dur ki;  ne koparırsam kardır mantığı ile piyasanın kaymağını toplamaya çalışan firmalara bir örnektir “sözde dünya devi Samsung”! Ancak şunu unutuyorlar ki, bazı kuşların eti tuttun mu, kopmaz. Diş eti iltihaplarından tutunda, bağırsak rahatsızlarına kadar giden hastalıklar açar başa.


Basit ve herzaman duyduğunuz bir nasihatla noktalayım yazımı. ”Siz siz olun hakkınızı sonuna kadar arayın. “

2 Şubat 2014 Pazar

Sadece birkaç yalan önceydi mutluluğumuz...

Dilinizi tutun, dudaklarınızı ısırın, sevdiklerini kırmayın; külliyen yalan. Sizi siz yapan kelimeleri ağzınınzdan eksik etmeyin, düşündüğünüz gibi olun, varolduğunuz doğrultuda da düşünün. Mesela “o” alınacak diye lafınızı esirgemeyin varsın alınsın ki yarın alındırtmasın.

Elbette insansıznız bir günkü düşünceniz diğer günü tutmayacak, gönyeniz şaşacak. Suçlu emin olun siz değilsiniz. Suçlu; eğik zemin, eğik insanlar, yalanı ağzına günlük öğün etmiş bunalımlar.

Korkmayın hak edene küfür etmekten boşverin “onların” ne diyeceğini! Ben size söyleyeyim olsun olsun terbiyesiz yahut küfürbaz diyecekler .Ama unutmayın en lezzetli yemekler “terbiyesiz etler” eşliğinde pasaklı köşebaşı lokantalarında yenilenler…