28 Kasım 2013 Perşembe

Mavi Bir Başparmağa Tapan “Buda”lalarız Artık

                              


“Sosyal medya üzerinde gerçek kişiler ancak gerçek olmayan/olamayan kişilikler var. Olmadığı kadar kendini seksapil hisseden/hissettirilen,hiç olmadığı kadar kendini yakışıklı göstermeye çalışanlar, hatta ve hatta hiç olmadığı kadar kendini zeki yahut hiç olmadığı kadar sersem olanlar..”

İşte tam bu noktada sosyal mecralarda nefret söylemi kendini gösteriyor, doğuruyor yahut kendine bir yer ediniyor. İnsanlar fesatlıklarıyla, elde etme arzularıyla, elde edememe hırslarıyla birbirine bok atma süreci içine giriyorlar. İnsanlar insanlıktan çıkarak,sosyal medya kronikleri haline geliyorlar. Ağızlarına gelenlerde cabası; yakışıklı isen bir anda bakmışsın ki “ibne”olmuşsun, çok güzelsen de kesin “orospusun”!

Gerçek olmayan/olamayan kişiler için bu mecrada birşeyleri başarmak, elde etmek  günden güne kolaylaşıyor. Yaşam amacı, kendini başkalarına pazarlamaya dönüşen stereotipler karşımıza çıkıyor. Kişilik kayıpları, psikolojik sorunlar, bunalımlar kendini gösteriyor. İnsanlar müptezel olup, hiçbir şeyden keyif almayarak, hayatlarına intihar ile son verebiliyorlar.

Ne yalan söyleyeyim,  "90’larda ve milenyumun başlarında sabah 9’da evden çıkıp, akşam 9’a kadar top peşinde koştuğum, eve  girdiğimde ilk iş bilgisayarı açmak yerine  buzdolabını açtığım, ardından sanal sayfalar yerine reel sayfalar karıştırdığım günlerin özlemine kapılmaya erken yaşta mı başladım?" diye, düşünmüyor da değilim.


Vay  benim evladımın haline...

23 Kasım 2013 Cumartesi

Sen,ben dedik ya en başında ama hep bize odaklandık...


Alkolü bana bu kadar sevdirdiğin için seviyorum seni... Anason markalı parfümünün, siroza rağmen tenine yakışmasını seviyorum. Ne yaparsın, senden çok seviyorum beni müptezel eden o bal peteği gözlerini.


Başkalarında seni bulmak mümkün mü ? 
Bu sorunun cevabını bilsem de inat, aklın şeytana uyduğu vakitler var ya işte...
Bir şey söylersin senin vereceğin cevapları kurarsın,
hatta o ızdırap yetmezmişcesine, ilkokulda burnumuza dayatılan, ilk ezberlenen şiirler gibi senin dudaklarını hayal eder, o kelimeleri dökersin gözlerinin önüne,
sen gibi dokunacak ve bakacak sanırsın.
Hatta "sen" diye, kurduğun hayalleri yalan bakışlarla ona anlatırsın...
Anla işte yalandan kendine bir oyuncak yaratır, iki gün sonra büyüdüğünü zanneder, onu da kenara fırlatırsın.

Daha fazla içmesem iyi olacak! Gene sen damarıma kan fazla gitmeye başladı...


19 Kasım 2013 Salı

Durmak yok,yola devam Türk gençliği !




Ne güzel zamanlardı; sokaklar anarşi kokardı...

Biz, yani 90 kuşağı, büyüklerimiz tarafından hep apolitik olmakla, suya sabuna dokunmamakla suçlandık demeyeyim ama, nitelendirildik. Bu durumun asıl suçlusu bizler miydik? 70'li ve 80'li yıllarda yaşadıkları olayların içinde bizlerinde yaşamaması için didinen ebeveynlerimiz dediler ki “ Aman oğlum sen karışma, sakın siyasetle ilgilenme, al bakalım kızım sana 'Barbei'…”. Bizlere siyaseti öğretecek olan Tansu Çiller mi, yahut Deniz Baykal mıydı? Bakıyorum da, aslında tek suçlu da bizler değilmişiz! Esas tehlike; sorgulama çağımızda ortaya çıkan, yüzde 50'lilik egemen güçle beslenen ultra çapraz tekelleşme furyasıydı asıl suçlu olan. Bu kaybolmuş, kapitalist düzen içinde “Onu almalıyım, bunu giymeliyim…”diyen, gençliğe medya yoluyla enjekte edilen pasifizm politikasına karşı bir fener yakılmış oldu. Belki de milenyum çağı ile birlikte iktidar koltuğunu boş bırakmayan Akp’nin, beyni uyuşmuş gençlik yaratma politikası rayından çıkmıştır. Bu apolitik, slogan olarak bile, “kahrolsun bazı şeyler” ile yola çıkan jenarasyon istediğini olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.


Bunu artık dalga geçmek için değil gurur ile söylüyorum “Durmak yok, yola devam Türk gençliği !”

11 Kasım 2013 Pazartesi

Yazısı Silinen Kitap


   İşte bunların hepsi kapitalizm! Aynalı kitap,pembe kitap,siyah kitap derken şimdi de 2 ay içinde yazıları tamamen silinen kitap. O kadar akıllıdır ki bu kapitalizm bir yolunu bulur, ideolojiden uzakmış gibi görünür. Kendini belli kalıplar ile süsler  ve peynir ekmeğin bize gereksinimini unutturarak kendini ön plana çıkartır. Bizde onun peşinden karanlıkta yolunu kaybetmiş, kuyruklu yıldızlar gibi uçarız.


Sorarım size, yazısı silinen kitap mı olur? Silinirse de onun adı hala kitap mı kalır? 



Kanımca postmodern yazarların yeni bahanesi bu: 

“Kitaplar çok sabırlı objelerdir. Onları satın alırız ve daha sonra kitaplar, onları okumamızı bekler. Günler, aylar hatta yıllarca. Kitaplar için bu sorun olmaz fakat yeni  yazarlar için sorun. Eğer insanlar ilk kitaplarını okumazlarsa, hiçbir zaman ikinci bir kitap yazamazlar.”


Sloganda mükemmel : Okuyucunun devamlı kitap okumayı ertelemesinin önüne geçen ve böylece yazarların ikinci kitaplarını da çıkarabilmesine yardımcı olmayı hedefleyen kampanya!



Ancak bu sefer bariz şekilde minare kılıfa büyük gelmiş.



Açılımı ya da alt mesajı çok açık bir şekilde "ben buradayım" diye bağırır; yazarlara kazandıkları para az gelmektedir, reklama para harcamadan,yayın evi ile el ele ve o masum mürekkebi de oyunlarına dahil ederek kitap kendi reklamını kendi yapmış olur(Evet “ee bu senin yaptığın ne?”dediğinizi  duyar gibiyim. Kabul ediyorum bende bir reklam maşasıyım şu  durumda. Reklamın iyisi kötüsü mü olurmuş? Haklısınızda.Bağışlayın...). Kendileri oluşturdukları suni piyasada birer balon olmayı,o anlık çıkarları için göze almışlardır. Ne diyelim başarılar...



  Kitaba verdiği parayla canı yanan tiplerden değilim. Eğer öyle olsaydı şuan bu polemiği yaratma çabasında olmazdım. Şuana kadar hangi yazar olursa olsun bana(bizlere) sunduğu fikirlerinden dolayı para harcadıysam her kuruşuna kadar helal olsun.  Ancak umuyorum ki canım ülkemde böyle ucuz numaralara kalkışılmaz. Ben kitabı kokusuyla, kimi zaman hafif rüzgarda kumsala vuran dalgaların hışırtısını andıran sayfalarının çıkarttığı ses ile, yeri geldiği zaman ise açıp altını çizdiğim,silinmeyen cümleleriyle sevdim. Ve eminim ki sizler de öylesiniz.



 Kimler kitaplığında içi boş bir kitap barındırmak ister ki? Söz uçar yazı kalır diye boşuna mı demişler? Yazı da uçarsa elde avuçta ne kalır?

Günümüzde onca emek harcanarak oluşturulmuş arşivleri ve kütüphaneleri bir an da unutmak mı düşer  bizlere yahut sıkı sıkıya bağlanmak mı?


Bu şekilde “ekstradan” heba olacak ağaçlarımız da bir ayrı tartışma konusu!



  Aslında bende sitemkar sözlerle bunu paylaşsamda sizlere ayak üstü bir ideoloji pazarlamış oldum. Neyse beyinlerde oluşmuş onca örümcek ağının arasında bulur benim de değersiz sözlerim bir yer...  


3 Kasım 2013 Pazar



Saat 22:00’ı geçeli de bir hayli olmuş. Nereden çıktı şimdi bu meret? Birşeyi yasaklamak ona ulaşılamazlığı arttırmak demek değil, onun cazibesine pozitiflik katmaktır. Artık geçti bizden öyle özenme, imrenme bilmeyiz. Bizim dilimize pelesenk olmuş bu meretin adı ve tadı. Onunla yatıp kalkmıyorsak utancımızdan değil, belimizi büken vergilerindendir. Biz zehri tadıyla, bilinciyle almış nesilleriz ya bizden sonrakiler? Hadi bu gece de bir değişikli yapalım ve Tayyip’e içelim…
Anlarsınız ya şerefi olmayanların şerefine takviye niyetine!