25 Mayıs 2014 Pazar

Nefret

  



  Nefret belgeseli prömiyerinden 1 ay sonra, 7. Ege Belgesel Günleri’nin çatısı altında, Ege Üniversitesi sinema salonunda gösterime sunuldu. Belgeselin yönetmen koltuğunda gazeteci-yazar Esra Açıkgöz ve akademisyen Hakan Alp oturuyor. Nefret, nefret suçlarına maruz kalan 10 bireyin  ve ailelerinin yaşanmışlıklarına ışık tutuyor. Ve bu yönüyle Türkiye’de sözlü tarih çalışması olarak da bir ilke imza atıyor.

  İktidarın medya ile el ele yarattığı bu suçu, din, cinsel ve etnik kimlik, milliyetçilik unsurları altında gözler önüne seriyor. Filmde, farklı kentlerde yaşanan nefret suçu olayının mağdurları ve tanıkları konuşuyor. Belgeselde yer alanlar arasında CHP Milletvekili Şafak Pavey, Diyarbakırlı trans birey Öykü, Kürt işçi Fevzi Çelik, Türkiye Protestan Kiliseleri Birliği Başkanı İhsan Özbek, Maraş katliamı tanıklarından Sevim Polat var. Belgesel, “Nefret suçları, ‘biz’ kavramının dışında kalanlara, ‘ötekine ölüm’ demek olduğunu vurgulamayı ve Avrupa ülkelerinde ve ABD’de bu konuda yapıldığı gibi, Türkiye’de de verilerin toplanmasına ve en önemlisi bu verilerin kamuoyuyla paylaşılmasına, yargı ve medya çalışanlarının eğitimine, nefret mağdurlarına rehabilitasyon desteği sağlayacak düzenlemelere acil ihtiyaç olduğunun farkındalığını yaratmayı hedefliyor. Mağdurlarının nesne değil de özne olduğu bu belgeselde, farklı din, etnik kimlik, cinsiyet, cinsel yönelim ve ideolojideki kişileri dinlerken, empati güçlerini kullanmalarını ve onları dinlerken farkında olarak yahut olmadan işlediğimiz nefret suçlarından uzaklaşmamız gerektiğinin altını çiziyor. Aktardığı ve yaşanılan olayların nefret söylemine dayandığını gazete küpürleriylede destekliyor.

  Eşimiz, dostumuz direkt olarak nefret suçu işliyor bize karşı yahut biz onlara karşı. Ne sıkı dostlara sahibiz, eğer ki gündelik hayatta birbirimize karşı söylemlerimizi yargılamassak;  “Aaa pembe gömlek mi giydin bugün?” dememiz aslında “O seni ibne gibi göstermiş”in üzerine toprak eşelemeye çabaladığımızın bir göstergesidir. Nefrete dayalı söylemler sadece medya ve iktidar tekelinde kendine bir yaşam alanı yaratmıyor. Bizlerin gündelik dile dayalı söylemleriyle varlığını sürdürüyor. Böylece onu yaratan medya ve devlet, varılığını devam ettiren ise bizler oluyoruz. Gizli faşizm ile birbirimize dayatmalarımız, söylemlerimiz yaşam tarzı olup çıkıveriyor karşımıza. Kınadığımız iktidardan, coğrafyamızı bölen riyakar liderlerden bir farkımız olmadığını gözler önüne seriyor Nefret belgeseli.

Bizler nefretle büyüdük ve o şekilde de büyümeye devam ediyoruz. İlkokul sıralarında başlayıp lise sıralarına kadar uzanan, dinci, milliyetçi, militarizmi yücelten ders kitapları ve öğretmenlerin desteğiyle nefret, “bizden olmayını ötekileştir” mesajıyla bilinçlerimize işliyor,  yolun en başında. İçine doğmuş olduğumuz aile ve kültürel yapıda cabası... Şuanda her ne kadar üniversite sıralarında olsakta, entellektüel bilgi birikimimiz egomuzla doğru orantılı şekilde tavan yapmış olsada, salonda, belgeseli izlerken dikkatimi çekiyor; Öykü’nün(Nefret belgeselindeki transeksüel birey) konuştuğu anlardaki yüzlere yayılan mimik ve bıyık altı gülüşler. Sadece biz miyiz onu bu denli dışlayan? Kendi ağzıyla söylüyor Öykü, “Duygularımı ve hissiyatımı ailemle paylaştığım sırada, abim bana öyle bir baktı ki; ben o anda zaten öldüm.” diyor. Dışladığımız, ötekileştirdiğimiz, bizler gibi olmayanlar karşısında sergilediğimiz tutum üniversite sıralarında da devam ediyor. Ailesinden çektiği zulüm yetmezmiş gibi, onunda insan olduğunu unutan bizler, onu bir seks işçisinden başka bir işe yaramayan köle olarak görüyoruz. Bunu sadece tek bir birey üzerinden, Öykü olarak değil de, bütün transeksüeller için genellemekte mümkün.

  Ankara’da Hopa eyleminde panzere çıkan ve polis tarafından dövülerek kalçası kırılan Dilşat Aktaş’a, Türkiye’nin Başbakan’ının, “Kız mıdır? kadın mıdır? Çıkmış panzerin üzerine” söylemiyle saldırması ve medya yoluyla nefret suçlarının önünü açması Nefret belgeselinde, kadın ayrımcılığını gözler önüne seriyor.


  Daha nice öyküler, hayatlar, nefrete dayalı suçlar barındırıyor Nefret. Yalnız tek suçlunun iktidar değil bizlerinde işin içinde olduğumuzu görmemizi arzuluyor. İki yüzlüğümüzü gözler önüne seriyor. Ben homofobiğim derken, lezbiyen pornolarını ağzının suyunu akıtarak izleyenler olduğumuızun farkındalığını yaratmak istiyor. Fikirler ile icraatlar bir olursa hedefe varılabilir. Bilinçsiz fikir koca bir hiçtir.

15 Mayıs 2014 Perşembe

Soma


Soma’daki durumu sizlere anlatacak bir kelime bulmaya çalışıyorum, sonrada kendi kendimi,  acının tarifi zordur, çeken anlar diye avutuyorum. Bu fotoğraflarla acıyı, bekleyişi, umudu ve ölümü  sizlere anlatmak istiyorum.  Daha nicelerini pozlandırıyor mercekte,  deklanşöre basan titrek ellerim. Geride kalan anlarda ise, telaşla, tırnaklarımı yemekteyim.  Öylece bakıyor gözlerim;  üzerine battaniye örtülmüş yanık bedenlere...

Bu kadın, belki bir anne yahut bir kız kardeş... Kim bilir? Belkide o soğuk demirlere sarılışının ardında, kocasının yanık bedenini kucaklayan bir eş. Etik olan budur deyip, usulca bir başsağlığı dilemekle yetindim. Mesleğini “profesyonelce” icra eden gazeteci arkadaşlar, sorularıyla acılarına acı katıyordu zaten. Birde ben yaralarına tuz basmayayım dedim.  İzlemekle yetindim... Daha fazlası istesenizde gelmiyor elden. Yardım ve hayır kurumları, orada görev alan kişilerin ve işçi yakınlarının karınlarını doyurmalarını sağlıyor da, nasıl doyacak;  sevgiden yoksun kalacak kalpler!

Paslı merdivenlerin, ömründe o derece pahalı ayakkabı görmeyen basakmalarında sözde çoğunluğun sesi olan siyasiler görülüyor, küfürler eşiliğinde. Başları önde geçiyor acılı aile bireylerinin önünden. Vicdan muhakemesi yapıyorlar, belkide “Yasal olarak 16 yaşında işçi çalıştırmalarına izin vermiştik, 15 bizim sorumluluğumuzda değil, taşeron düşünsün.” diye geçiriyorlar içlerinden. Sırf taşeron ve kayıtsız çalışanlar yüzünden 500’ün üzerinde olan ölü sayısı 300’e yaklaşmış olarak olarak çıkıyor karşımıza. Biriside kalkıp ”Acınızı paylaşmaya geldik, başınız sağolsun.” demeye cesaret edemiyor. Çünkü onlar, böldükleri coğrafyanın çoğunluğunun oylarını toplayan, madenlere ‘kaçış odasını’ zorunlu kılmayan riyakar liderler!

Yanıma Belçika’lı bir gazeteci yaklışıyor, “İngilizce biliyorsan, bana yardımcı olur musun?” diye soruyor.  Acıları daha çok taze deyip, gösterdiği bir ailenin yanına kızara bozara yaklaşıyorum. Yaptığımızı meşrulaştırmak adına “Sesimiz tüm dünyaya yayılsın,  bir daha ocaklar yanmasın“ diye, toparlanmayı bekleyen cümleler kuruyorum. “Hangi ülkenin basın kuruluşu bu?” sorusuyla  başlamayı tercih ediyor aile diyoloğa. Ailenin babası “Ne sormak istiyorlarsa sorsunlar, ben cevaplarım” diyor kan çanağı gözleriyle, oturduğu  dökme demir parçasının üzerinden. Aileyi ve madende ölen işçyi ifşa etmemek adına detayları atlıyorum. Belçika’lı abi son olarak “Hükümete bir kusur buluyor musunuz?” diye soruyor, acılı baba, “Hükümete kızgın değilim. Buraları gelip denetlemeyen, bizi teknolojik olarak geride bırakanlara kızgınım” diyor.  “Bu madenleri devlet elinden satışa çıkarıp, özelleştiren hükümetin denetlemesi gerekmez mi?” diye soruyorum, dilimi  eşek arılarının sokmasını arzulayarak. Baba susuyor, ben susuyorum, Belçika’lı susup, bana bakıyor...

Ama şuanda, bu mecrada susmanın bir lüks olduğunu savunarak bağıra bağıra, tekrar tekrar söylüyorum:
10 kez denetlendikten sonra, 60'dan fazla kusur bulunup kapatılan maden ocağını, kâr uğruna açanlar; KATİLSİNİZ!


Evet, ölüm üzerinden siyaset yapıyorum. Çünkü bu ülkede ölüm olmadan, yitirmeden değer bilinmiyor, açıklar gün yüzüne çıkmıyor. Belkide hak ediyor kimileri, “ölü sevici” tabirini!

8 Mayıs 2014 Perşembe

Filler tepişir çimenler ezilir.


1980 sonrası spor ve siyasetin iç içe geçmesiyle, futbol;  klüp yöneticelerinin ve siyasetçilerin içinde “medya” denilen bir organın şekillenmesine sebebiyet vermiştir. Türkiye’de spor, medya açısından  iki takım ve tek spordan ibaret bir küme halini aldı. Fair play ruhu barındırmayan sözde sporcular, rakip takımın taraftarlarını sahaya kabul etmeyen klüpler, "Emre taç kullanmasın", "Melo köşe gönderine gitmesin" gibi söylemler ile ötekileştirme kendine yeşil sahalarda da bir alan yarattı.

Mantık ve tekelleşen medya sporu öyle bir hale getirdiki artık spor kültürüne ait olmayan her olgu spora dahil oluyor. Sözde tarafsız sahada oynanacak olan bir futbol maçı öncesi insanlar taraf olup birbirlerinin üzerine bıçakla saldırıyor. Söz konusu futbol olunca rakip kelimesi düşman kelimesiyle eş anlamı taşıyor.

Bu ülkenin insanlarının asıl sorunu;  gerçeği görmek yerine bulundukları yere dev aynasından bakarak, kendilerini belli başlı pozisyonlara oturtup orayı hak ettiklerine kendilerini inandırmalarıdır. Sahiplenmeyi çok iyi bilen Türk milleti doğduğu ve büyüdüğü şehrin takımı söz konusu olduğunda popüler külütürün başkenti olan İstanbul takımlarından başaksını sahiplenemiyor. Her alanda olduğu gibi başarılı olma hissiyatıyla iki büyük takımdan başkasını göz görmüyor.

Almanya’da yaşayan toplam 3,5 milyon Türk’ten 300 bini lisanslı futbolcu iken Türkiye’ye baktığımızda bu rakam 70 milyonluk nufüsün 450 bininin lisanslı futbolcu yetiştirebilidiği gerçeğiyle yüzleşmemiz gerektiğini  gözler önüne seriyor. Böyle bir ülkeyi, böylesi çirkin bir spor mecrasını sahiplenmeyen Mesut Özil “vatan haini” ilan ediliyor. Sorarım size; sadece Türk anne ve babadan doğması Türk milli futbol takımını seçmesi için yeterli bir sebep midir? Almanya’da aldığı futbol eğitimini, orada yaşayıp oranın takımlarından ekmek yemesini hiçe sayması asıl vatan hainliğidir. Bu durum yeni doğan evladını bir cami avlusuna bırakan annenin yıllar sonra meydana çıkıp “seni ben doğdurdum, öz ananan benim” söylemleri kadar komik ve kabullenilmesi güç bir durumdur.

Sporun futboldan ibaret olmadığını kabullenmemiz gerekir. Bu işin sonu sahanın ortasında birinin bıçaklanarak öldürülmesidir. Bu işin sonu toplumsal patalamadır. Bu işin sonu sporun “çağ atlaması” yani kanlı gladyatör dövüşerlini arzulayan bir taraftar kitlesidir.

6 Mayıs 2014 Salı

Kimileri...





Mayıs'ın ilk haftasında beni Ege Üniversitesi'ne çekmeyen, çekemeyen bir antipati var. Bahar rehaveti falan değil. Bu üniversitenin, bilinçli öğrencilerinin tahmin edebileceği üzere bahar şenliklerini lekeyen olaydır bana göre su savaşı. Fiziksel olarak eşşek ebatlarından farksız, beyinleride onunla doğru orantılı adamlar, ellerinde kovalar ile ötekilerinin fikirlerini, günlük ritüellerini hiçe sayarak oradan geçen insanları ıslatma arzusuyla sözde baharın gelişini kutlarlar. Babaların-anaların bilmem kaç taksit ile aldığı laptoları ve telefonları, derste tutulan notları, bir iş görüşmesi için yahut önemli bir randevu için, belki bir arkadaştan alınmış ceketi görmezden geliyorlar(Bunlar onların göremediklerinin yanında benim görebildiklerim). Yeriniz bana kalırsa ilkokul sıraları! Ancak ne yaparsın, kimi; kiminden daha çok doğru kutucuk işaretliyor bazen... Bir arkadaşımın tespitiyle uzatmadan laf çarpmalarıma şimdilik noktayı koyayım. "Öğlen okulda su savaşı yapanlar, akşam yağmurdan kaçanlar yine aynı kişiler." Canım ülkemin, canım üniversite öğrencisi. Kimileri Mayıs'ta can verir, böyleleri ise üzerine bir damacana su!