30 Ekim 2015 Cuma

Cumhuriyet





Nasıl ki, “Başka bir Türkiye mümkün” diyebiliyorsak özgürce, “Başka bir Cumhuriyet de mümkün” diyebilmeliyiz herkesçe. Çünkü Türkiye yönetiminde söz sahibi olan dalkavuklar barış kelimesinin anlamını tahayyüllerine bile sığdıramamışken kalkıp demokrasiyi sığdırsınlar. Görünen o ki onlar, barışınca ne yapacaklarını bilmiyorlar. Kardeşlik kisvesi altında susmanın makbul geleceğini çok önceden unutturdular. Herkesten evvel her şeyi normalleştirdiler. Cumhuriyeti bile... Bilir misiniz Cumhuriyet nedir? Hatırlar mısınız evvela, tarih kitaplarında değil de kuramsal anlamdaki Cumhuriyeti? Görünen o ki  onu da unutturmuşlar. Bilmem bu kuramın temellerini biliyor muydunuz evvela, doğrudan demokrasinin gerekliliklerini... O kadar doğrudan ki artık demokrasi gibi bir tanıma ihtiyaç duymayan bir demokrasi... Üç noktalara bile ihtiyaç duymayan... Emin olun sizin şuanda kokusunu dahi alamadığınız, ancak mutlu ve mesut bir biçimde yad-ettiğiniz havanın esamesi bile değildir Cumhuriyet. Anlıyorum, ayakta tutmak için başta olan başsıza başkaldırmak adına tüm bu bilinçsiz ancak sözde gösterişli söylemleriniz... Keşke Cumhuriyet bu şekilde istediği-miz ölçüde ilerlese.  Fransa’da dahi cumhuriyetçi söylem sürmekte olsa da kavramsallaştırma çabası temelde Türkiye’den bir fark gözetilmeksizin uyuklatılma durumu içerisindedir. En başında bu ülkede kardeş kardeşe küstürülmüş, barıştıkları anda birbirlerini nasıl yaklaşacaklarını unutan zekaları emilmiş insanlardan oluşmakta artık. Akılları demiyorum, zekaları; bir kimseden akıl alabilirsin ancak zeka alamazsın mesela. Akıl; kuralları ilkeleri kavrayıp benimsemeyi, doğru davranma ve konuşmayı, dolayısıyla toplumsal ilişkilerde uyumlu olmayı, makbul bağlar kurmayı temin eder. Akıl ne kadar toplumsal ise, zeka o derece  bireysel bir meziyettir. Zekiler itiraz eder, sorgular şüphe eder. Akıllılar ise kendilerinden bekleneni en iyi şekilde yaparlar. Yani, “Zeki olmasın, kendi zihnini kullanmasın onu bile başkasından ödünç alsın hatta bunun için kredi bile kullansın yeterki topluma uysun...”

Bir aptalın düşünmekten anladığı, rasyonalizasyondur. Boş bir lafı, manasız bir davranışı mantıklı göstermektir onun işi. Tıpkı Ak parti şovenizmi gibi... Asla değişmez, pişmanlık duymaz, kendi çıkarından başkasınınkini umursamaz, aydınlanmaz, tazelenmez; odunlaşır! Tüm bunları yaparken "odunların" da kökünü kazır.

Eğer ki bu zihniyetten uzaklaşmak istiyorsak, “Türkiye toplumunu bir arada tutan pozitif bir etikopolitik bir değer yahut içerik yoksa, bizi bir arada durduran şey nedir peki?” sorusunu ele almamız gerekir. Türk toplumunun, demokrasisini ve cumhuriyetini ayakta tutan ne kardeşliktir ne dostluktur ne ailedir ne de kan bağıdır! Kanımca tek bir cevap da çıkmaz bu soruya ancak verebilecek ana cevap nefret ve suç ortaklığıdır. İşte bu iki ‘insani’ dürtüdür bizi ayakta tutan!

Her daim acının eksik olmadığı boy boy manşet fotoğraflarına bakın, her gün. İşte normalleştiren Ak parti aklı oradadır. İşte yeni Türkiye'nin demokrasisi ve cumhuriyeti o arşivlerde gizlidir. Bu arşiv envanterlerinden aklıma geldikçe ve biraz da kopya çekerek örnek vermek isterim: Van depreminin ardından Kürtlere koliler içerisinde  taş göndererek “ohh olsun!” çekenler cumhuriyetin temelini zedeleyen suç ortaklarıdır, çocuğunu sınava hazırlarken on binlerce lira harcamışken sınav sorularının çalınmasına ses etmeyen ve dahi onun hakkını bir başkasının savunduğu sırada polis tarafından “müdahile” edilmesine kılı kıpırdamayan ebeveynler cumhuriyetin temelini zedeleyen suç ortaklarıdır, Fitresini-zekatını kendi işçisine verecek kadar ahlaksızlaşan ve kendisini ‘akıllı’ sanan dinsizler cumhuriyetin temelini zedeleyen suç ortaklarıdır, Üreticiyi tohumdan edip, bu topraklardan bile verim alınmasın diye elinden geleni yapan, tarımda bile bu ülkeyi ithalata sürekleyen, kazanç hırsıyla kendi üretimi artsın diye üreticinin alın terini hiçe sayan çapraz tekeller cumhuriyetin temelini zedeleyen suç ortaklarıdır, sözde çoğunluğun sesi olan sessiz siyasiler ve madenlere ‘yaşam odasını’ zorunlu kılmayan riyakar liderler cumhuriyetin temelini zedeleyen suç ortaklarıdır, etten ibaret sol yumruklarını sistem çarkının arasına sokmaya korkan ve  daima havada olan kollarının altın suyuna banıldığının farkında olmayan emitasyon solcular cumhuriyetin temelini zedeleyen suç ortaklarıdır, herhangi bir örgütlenme çabası bile göstermeyip de her fırsatta, “Bu halk koyun be kardeşim!” deyip duran ‘akıl sahipleri cumhuriyetin temelini zedeleyen suç ortaklarıdır, pırıl pırıl çocuk zekalarını yosunlaştıran dini doktrinler, gencecik barutların fitilini söndüren patronlar, tüm bu bastırılmışlığın ardından ortaya çıkan, kadın döven adamlar var birde... Evet, anaları ve bacıları olan cinsten, insan evladı olduğunu savunan 'adamlar' da cumhuriyetin temelini zedeleyen suç ortaklarıdır. Ve herkes kadar biz gençler de cumhuriyetin temelini zedeleyen suç ortaklarıyız; gündemi ve hayatı sosyal medyadan ibaret sandığımız, gezip-görüp, okuyup-bilmediğimiz, tepkimizi eylemle değil de kopyala-yapıştırdan ibaret ‘akıl’ dolu cümlelerle gösterdiğimiz için, evet, bizlerde cumhuriyetin temelini zedeleyen suç ortaklarıyız!

Tüm bunları oturup düşünürken Mevlana'nın bir lafını da zihninizin bir köşesine yazmanızı tavsiye ederim; “Ne aradığını bilmiyorsan bulduğunda da hiçbir şey anlamazsın”... Tıpkı yaşadığımız, uzaklarda kalan ve belki kimilerinin hiç yaşayamadığı Cumhuriyet gibi... Umuyorum ki artık maskelerimiz ve yalanlarımız çoğalmaz, işte o zaman ne Cumhuriyetin ne de kendimizin mezarı oluruz!









21 Ekim 2015 Çarşamba

Adam


Adam, gazeteye mektup yazmıştı -işte o kadar eski zamanlardı- (insanların düşünme yetilerini kaybetmediği, bir simülosyon içerisinde kendisini aldatmadığı zamanlar...). Giriş paragrafı ölçülü ve bilimsel olmalıydı ki, yazdıkları editör tarafından bir çöp sepetinin içerisine doğru hookshot ile yollanmasın. Meteorların ve yıldızların dünya tabakasına bıraktığı kalıntılar ve moleküller, kıtaların kayması, denizlerin açılıp kapanması, dalgaların kıyılar üzerinde yarattığı etkiler –mikroplar, mikroorganizmalar- balıksız okyanuslar ve kuşsuz gökyüzü. Evet hatırladığım kadarıyla ilk paragraf bunlardan ibaretti, ilk cümlede de belirttiğim gibi, o, daha bilimsel ve ölçülü açıklanmıştı tüm bunları.  

Bir yandan yıkarak gelişmek isteyen bir dünya... İki yaşamlıların sürüngenlerin, dinazorların saltanatı; iklim değişiklikleri, ilk küçük ve o iğrenç sefil memeliler. Deneme ve yanılma, yaşamak adına ölüm, sahnede boy gösteren ancak gelecek adına umut vadetmeyen piramitler, arka ayakları üzerine dikilen ve ateşi keşfeden, taşları sivrilten, konuşmaktan aciz, çarpışan çekiçler ve mızraklar, koca kara parçası üzerine alanlar ören insansılar. Korkaklar. Ve nihayet yakın sayılabilecek bir geçmişte savaşın esintileriyle foralanmış yelkenliler, şuan bunları yazdığım kelimeleri var eden harfler, asıl piramitler, bombalar. Diller ve tanrılar adına kurban etmeler. Tanrı’nın adını Yehova mı, Zeus mu yahut Krişna mı koysak derken çıkan kavgalar (bu noktada adamın mektubunun dili o dönemin av aletleri gibi sivrilmeye başlıyordu, adam avına hızla yaklaşıyordu), domuz yenir mi diye didişmeler, diz çöküp savaşlarla futbol müsabakalarının galibini tayin etmesi adına gökyüzündeki bir Moruk’a dua etmeler... Adam burada gülmeden edemiyordu. O’na Moruk sıfatını yakıştırdığı ve tüm bunları yazdığı için parlak zekası karşında kendisiyle gurur duyuyor olmalıydı. Son paragrafa geldiğinde ise arafta kalmış dünyayı nasıl tarif edeceğini şaşırmış hatta bu yazıyı gazeteye neden göndermesi gerektiği hakkında kendisiyle tartışmaya başlamıştı. “Aptallar” diye söylendi. Yazmaya devam etti. Şaşırtıcı bir biçimde evrene dair bir-iki meseleyi çözen, toplumundan çok kendisini umursamaya başlayarak yaşayan insancıklar. Kendilerine ve toplumlarına yahut ülkelerine dair sorunlarını çözemezken içinde bulundukları evreni ve yaratıcılarını arama çabaları. Onca uğraş ve didinme. Tekrar Moruk’a diz çöküp herkese zorla diz çöktürme, eskimiş modası geçmiş palavraları büyük bir öğretiymişçesine kakalama... Hepsi özgürlükten bahsediyordu ancak özgürlüğü gerçekten istemiyordu; özgürlüğün getireceği sorumlulukları başkalarına yüklemek kolay geliyordu. Her biri at arabalarını sırtlayan atlardan farksızdı. Üstüne üstlük gözlük takmış olmaları yetmezmiş gibi Frued’a da kulak asmıyorladı; “Bireyin özgürlüğü, uygarlığın bizlere hediyesi değildir. Aksine, uygarlık diye bir şey henüz icat edilmemişken, bireyin özgürlüğü altın çağlarını yaşamaktaydı.”

Bir kısmı at gözlüklerinin Marx tarafından çıkarıldığı için bir ironi ışığı altın şükrederken, bir kısmı ise insan haklarını hak’ın getirmesinden medet umuyordu... Sol bunun için mücadele ettiğinden bahsediyordu sürekli, ancak, etten ibaret yumruklarını sistemin çelikten örülü çarklarının arasına koymaya korkuyorlardı. Yumruklar öylece, gökteki Moruk’a doğru isyanla asılı kalıyor, Moruk’un yancısı şeytan ise onların kolunu da altın suyuna bandırmanın verdiği gururla sırıtıyordu. Her biri, her seçimin ardından iktidar sağ tarafından becerilmelerini kutlarcasına bir suni isyan kimliğine bürünüyordu. Çünkü komünistler iktidara gelmeleri durumunda dünya döndüren para çarkının arasında ezileceklerini biliyorlardı; hiçbir zaman iktidarı ele geçiremeyeceklerdi, çünkü böyle bir istekleri hiçbir zaman olmadı. Kant bağımlısı olumlu bir etik anlayış doğrultusunda ilerlemekten başka bir şey yapmadıklarından; araçlar ile amaçlar arasındaki farkı ortadan kaldırıp, iktidarı daima bir araca döndürmeye çalıştıklarından onu ele geçirecek entelektüel kapasiteden yoksun kalmışlardı. Günümüz sosyal kültürlerinde ve birleşimlerindeki olay buydu; ezilen insanların, varlığını kendi çalışmalarıyla mümkün kıldığı zenginlikten aldıkları o çok küçük pay onlarda çok büyük bir düşmanlığın fitilini ateşliyordu. Ve o fitil, üzerine paradan örülmüş bir yorgan tarafından oksijensiz bırakılıyordu. Önceleri bu başları ezmemek için Moruk tarafından korkutuluyorlardı. Şimdilerde ise yasalar var; onları değil başları ezilmesi gereken patronlarını koruyan yasalar, haklar... Pırıl pırıl çocuk zekalarını yosunlaştıran dini doktrinler, gencecik barutların fitilini söndüren patronlar, tüm bu bastırılmışlığın ardından ortaya çıkan, kadın döven adamlar var birde... Evet, anaları ve bacıları olan cinsten, insan evladı olduğunu savunana adamlar. Moruk’un dininin, iktidarın yasalarının durduramadığı saplantılar! Ardından az bir yıl yatıp tekrardan sözde özgürlüklerine kavuşmak için savurdukları, titrek dillerinden dökülen yalanlar; “Pişmanımlar, namusumu temizledimler...”

Adam tutamamıştı kendini, önce elleri titredi ardından son cümlesini yazarken dili ellerine uyum gösterdi, “Götünüze sokayım beyinsizler!” cümlesi, kurşun kalemin ucunu kırmaya yetmişti.


    Artık çok geçti tüm bunları yazmak ve aynı zaman dilimi içerisinde uyumamak için. Yinede göz kapakları kafein yoksunluğundan değil, 27 saattir doğan uykusuzluğun ardından olduğu yere doğru yer çekiminden kuvvet alarak kapanıyordu. Editöre zahmet vermemek adına buruşturup fırlattı bir çırpıda, tüm o yazdıklarını. Hepi topu iki sayfaydı. Yazdıklarından çok ağaçlara acır gibi oldu. Geçti-gitti. Bir kağıt dağının ardından gecenin sessizliğini yaran ve mum ışığını titreten bir hışırtı yayıldı odaya. Dünyadaki tüm o bilinenlerinin üzerine bir de kendi bildiklerini eklemek istemedi. Zaten herkes biliyordu onun yazdıklarını. Kağıtlardan oluşturduğu ve az evvelki hışırtının kaynağı olan kağıt dağına baktı. Ardından tasarruf adına yakılmış, gökyüzüne doğru değil de kayın bir masanın üzerine dallar yaratmış muma. Burun deliklerinden içeriye giren havayı, mum ışığının geldiği yöne saatte bilmem kaç kilometre hızla üfledi. Dünya başa döndü, oda karardı, adam uykuya doğru adımını, sırtına saplanan kambur ağrısı eşliğinde attı.