7 Nisan 2014 Pazartesi

Seçim sonrası dönen ritüller bir o kadar can sıkıcı

Hayat bazen herkese özneden seçim hakkı vermiyor, yani sen, ben öyle dilediğimiz olup yaşamıyoruz hayatta. Elde olmayan sebepler ile fakir, kültür seviyesi düşük toplumların içine doğuveriyoruz istemeden. Okuyamıyoruz, öğrenemiyoruz, göremiyoruz... Gerçi zengine yahut profesörede sormuyorlar ya doğarken...

Hangi coğrafyadan, hangi kökenden olursak olalım yargılamayı çok iyi biliyoruz eğitimimiz hukuk olmadığı halde!

7 gündür tam anlamıyla tamamlanamayan, şaibelere gebe olan bir seçime değer veriyorsunuz. Ülkeyi yönetenlerin seçim öncesi yaptıklarını göz ardı ederek, seçim sırasında elleri cebinde bekleyeceğini ümit ediyorsunuz.  Seçim sonrasıda yaptığınız bundan farklı değil; herkesin, her bireyin sizler gibi olmasını umut ederek kendi kendinize yıkıyorsunuz temeli sağlam olmayan hayallerinizi. Aldığımız nefes, ana-baba, herşeyimiz farklı iken herkesin aynı düşünmesini bekliyorsunuz. Ona oy verene düşüncesiz derken kendinle çatışman gereken bir alan açıyorsun farkında olmadan. Yargılıyorsunuz, hakaret ederek küfürlü söylemlerde bulunuyorsunuz  sizin ve senin gibi olmayan bireylere. Toplumun tamamının bir seçim nedeniyle değişmesini bekliyorsunuz.

Unutuyorsunuz onlardan biri olacak doğabileceğinizi. O üniversite ve yüksek lisans diplomalarınızla onları hoşgörü ile eğitimek yerine aşalıyorsunuz.

Hoşgörünün dünya başkenti sayıyorsunuz yaşadığınız ülkeyi. Turistlere gösterdiğiniz güler yüzü birbirinize gösteremiyorsunuz. Başka bir ülkeye gitmekten, artık buranın yaşanmayacak bir ülke olduğundan bahsediyorsunuz. Ancak oradaki bireylerlede yaşabileceğiniz fikir uyuşmazlığını göz ardı ediyorsunuz. Temel olarak bireysel ve gerçek özgürlüğün sizlere partiler ve devlet tarıfından verilemeyeceğini görmek istemiyorsunuz. Kendin değişmeden, en basiti bir tek senken toplumun, milyonların değişmesini bekliyorsunuz.

Herbiriniz tek tek geri dönmelisiniz okuduğunuz üniversitelere, yahut bizleride salmamalılar elimizde diplomalarla o şaşalı kapılardan!


Yaptığınız spora şiddet karıştırıyor, kadınım dediğinize el kaldırıyor, senin gibi olmayanlara hakaret ediyor, yaşadığınız toprak parçasının yönetimine şaibe karıştırıyor, hakkın olmayana el uzatıyor, dini sömüryorsunuz... Aslında siz(biz) hiç bir şeyi haketmiyorsunuz!

Devlet Öldürüyor!



Kusura bakmayın unutmuşum daha her birinizin çocuk olduğunu. Onca cana kıyılırken on beş kilogramın sorumluluğunu omuzlarınızda taşıyamıyacağınızı(-mızı). Berkin’in kırkı çıkmadı henüz... Mehmet Ezer’inde mi ölmesi gerekirdi?(!)

Şehit fidanların acısı yetmezmiş gibi işi kökünden "çözme" teriminide yanlış anlayan hükümet, gözünü tomurcuklara dikiyor!

John Locke’un toplum sözleşmesinde karşılıklı verme yasası vardır. Bizlerin ceza almayı kabul ederek devletten korunma beklemesi dersem kısaca özetlemiş olurum. 
Kimden ve neyden; kime göre, neye karşı koruma?  Üç çocuk yapın derken aç kalan evladı için "hırsız" yaftası yiyen bir babadan mı? Devlet, iktidar, egemen güç, Big brother; adı her neyse, kendi yarattığı korku kültüründe kamuoyunu kendinden koruyor(mu?). Cezalar genelde genelleyici olduğu için yaşın yanında kuruda yanıyor. Bir genellemeler silsilesi içinde kaybolup gidiyor çocuklar, gençler, tekiller, bireyler... 


Siyasilerin çıkarları, o hiç tatmin olmayan egoları uğruna insanlar birbirine kinle bakıyor, oportünistler ürüyor, nesiller birbirine karşı kutuplaştırılıyor, pasifize ediliyor ve ötekileştiriliyor. En kötüsüde daha çocuk yaşta oynamak yerine ölmeyi öğreniyor.

Dikkat edinde seçim yerine savaşa gitmeyelim. Unutma, senin yaşattığın devlet öldürüyor!