Dünya tersine dönüyor
dedikleri zamanın tam gövdesine doğup, bütün odunsu tatlarını yutmuş bir neslin
gurmesi olarak görüyordum kendimi. Kendinizi herkes olarak görüp, her şeye
sahip biri olarak hayal etmeniz pek mümkün bu zamanlarda. Gençlerin tüm o tembelliğini
ve asosyalliğini ebeveynlerine yükleyen diziler; doğurdukları neslin kölesi
olan yetişkin bireyler ve her akşam kaçırmadan izledikleri dizlerde kendilerini
görmeyi reddedenler... Benim doğduğum zamanlarda ise durum tam tersiydi;
ebeveynler övünürdü, “Benim anam-babam bana hiç bir şey bırakmadı, ben
sanayilerde usta tokatlarıyla milleti tokatlamayı öğrendim!” diyerek. Analar
ise akraba tacizlerinin yarattığı travma sebebiyle ‘kız’larını sakınırdı her
bireyden.
Herkes birilerinden
şikayetçiydi işin garip yanı o herkes dediğim kesimdeki herkes kendisine en
uzak ve alakasız kişileri suçlamaktan ziyade kendisine en yakın ve kendisiyle
en alakalı kişişleri suçluyordu bu yaşadıkları manasız, parasız, gösterişsiz
hayat adına. Kiminin babası dövmüştü eşek sudan gelse bile yılmadan, kimi evi
arabayı satıp, yemişti kumarda ve ‘karıda-kızda’! Tek suçlu başımızdakilerdi;
evdekilere göre devletin başındaki siyasetçiler, biz gençlere göre de bizim
başımızdaki evdekiler. Herkes kendine göre işin kolayını bulmuştu kendini
acındırmak ve amaçsızlığını betimlemek adına. Ve tüm nesil, sanki alkol ve
kenevir misali meyilliydi intihara...
Bunları yazarken bile
kendimin o bahsettiğim nüfustan bir alan kapladığımın bilincinde olmak nefesimi
kesiyor, beynimde bin bir türlü şaşalı düşünce dönmesine sebebiyet verebiliyordu.
Kendime acımaktan ziyade, başkalarının bana acımasını bekliyordum. Artık yazmak
için en küçük bir arzu ya da gelip geçici bir heves bile yoktu içimde. Sahi,
bunca kelimeyi nasıl art arda getirebilmiştim aylar sonra? Büyüğe hürmeten
toplanılan salonda açık bulunan ve “prime time” dedikleri bir zamanda karşıma
çıkan, o annesi kötü velet yüzünden yazmıştım bunları! O da kapıyı çarpıp,
gidip bir parkta sıkacaktı kafasına! Tüm acılarını, o kızdığı annesine miras
bırakmak adına... Aslında kızmamalıyım ona; bilinçaltıma dokundu benim kadar
kızgın olan o genç (Kızların yakışıklı olarak nitelendirdiği ve sonradan götü
kalkan velet). Sanırım o veletten ziyade bu düşünceler, bu duygular yaşamımın
bir döneminin sonucu, görüp duyduğum, okuduğum, ya da zihnimde tarttığım
fikirlerle dolu hayat tarzının bir neticesi olmalı. Tüm bunlar benim vehimli ve
anlamsız varlığımı oluşturmuş, istemeden.
Tüm bu yaşananlar ya da
yaşadıklarım karşısında herkesin ölümden korkmasına rağmen yaşamak adına
tonlarca direnç göstermesi, benim yaşadığım anlar adına kendimden utanmama sebebiyet
veriyordu, geçmişten gelen yaralar misali... Bıraktığım sigarayla övünüyordum
bu aralar, bunları yazarken çektiğim dumanla birlikte övünecek pek bir şey
kalmadı elimde. Çok değil, bundan neredeyse elli yıl evvel yabancı bir
iklimde yazılan diziler, bu denli mi
örtüşür şimdi yaşadığımız ortamla? Gençlere karşı ilan edilmeden,
antlaşmalardan uzak ilan adilen ve dindirilen bu savaşlar. Özlüyorum, yine çok
değil yaklaşık bundan dört yıl evvel ki gezi ruhu gençliğimizi. Nice
inanılmazların sıradanlaşmaya yüz tutması; örneğin, uğradıkları saldırı
nedeniyle yaralananların yaralarının sarılmaya çalışıldığı mekanların
bombalanması. Ve hemen ardından: “Vatandaşlarımızı kucaklayıcı bir anlayış
içindeyiz...” dahası, milli iradenin ve demokrasinin ayaklar altına alındığı
bir ortamda; “Milli iradeye saygı...” komedisi!
“Zaman, yalanın en
büyük düşmanıdır! Ve aslında bizlere tarih diye pazarladıkları, en az yasa
koruculuğu kadar usta bir ironi yaratıcısıdır. Kara mizah anlayışının çok kanlı
olduğu şu dönemde bile!” diye tamamlanıyordu, o çok sevdiğim gencin masasının
gözünde bulduğum notlar.
Fakat en büyük eksik
artık O’idi. O ise yatağa düşmüş ve nefes almayı unutmuş bir haldeydi.
(Bundan sonra yazdığım yazılara kendi çektiğim fotoğrafların eşlik etmesine karar verdim)
Not: Fotoğraflar profesyonel makine çekimi değil, cep telefonu çekimidir. Model ise Note 5 ve Note 3
