9 Şubat 2017 Perşembe

Milenyumla Gömülenler






Dünya tersine dönüyor dedikleri zamanın tam gövdesine doğup, bütün odunsu tatlarını yutmuş bir neslin gurmesi olarak görüyordum kendimi. Kendinizi herkes olarak görüp, her şeye sahip biri olarak hayal etmeniz pek mümkün bu zamanlarda. Gençlerin tüm o tembelliğini ve asosyalliğini ebeveynlerine yükleyen diziler; doğurdukları neslin kölesi olan yetişkin bireyler ve her akşam kaçırmadan izledikleri dizlerde kendilerini görmeyi reddedenler... Benim doğduğum zamanlarda ise durum tam tersiydi; ebeveynler övünürdü, “Benim anam-babam bana hiç bir şey bırakmadı, ben sanayilerde usta tokatlarıyla milleti tokatlamayı öğrendim!” diyerek. Analar ise akraba tacizlerinin yarattığı travma sebebiyle ‘kız’larını sakınırdı her bireyden.

Herkes birilerinden şikayetçiydi işin garip yanı o herkes dediğim kesimdeki herkes kendisine en uzak ve alakasız kişileri suçlamaktan ziyade kendisine en yakın ve kendisiyle en alakalı kişişleri suçluyordu bu yaşadıkları manasız, parasız, gösterişsiz hayat adına. Kiminin babası dövmüştü eşek sudan gelse bile yılmadan, kimi evi arabayı satıp, yemişti kumarda ve ‘karıda-kızda’! Tek suçlu başımızdakilerdi; evdekilere göre devletin başındaki siyasetçiler, biz gençlere göre de bizim başımızdaki evdekiler. Herkes kendine göre işin kolayını bulmuştu kendini acındırmak ve amaçsızlığını betimlemek adına. Ve tüm nesil, sanki alkol ve kenevir misali meyilliydi intihara...

Bunları yazarken bile kendimin o bahsettiğim nüfustan bir alan kapladığımın bilincinde olmak nefesimi kesiyor, beynimde bin bir türlü şaşalı düşünce dönmesine sebebiyet verebiliyordu. Kendime acımaktan ziyade, başkalarının bana acımasını bekliyordum. Artık yazmak için en küçük bir arzu ya da gelip geçici bir heves bile yoktu içimde. Sahi, bunca kelimeyi nasıl art arda getirebilmiştim aylar sonra? Büyüğe hürmeten toplanılan salonda açık bulunan ve “prime time” dedikleri bir zamanda karşıma çıkan, o annesi kötü velet yüzünden yazmıştım bunları! O da kapıyı çarpıp, gidip bir parkta sıkacaktı kafasına! Tüm acılarını, o kızdığı annesine miras bırakmak adına... Aslında kızmamalıyım ona; bilinçaltıma dokundu benim kadar kızgın olan o genç (Kızların yakışıklı olarak nitelendirdiği ve sonradan götü kalkan velet). Sanırım o veletten ziyade bu düşünceler, bu duygular yaşamımın bir döneminin sonucu, görüp duyduğum, okuduğum, ya da zihnimde tarttığım fikirlerle dolu hayat tarzının bir neticesi olmalı. Tüm bunlar benim vehimli ve anlamsız varlığımı oluşturmuş, istemeden.

Tüm bu yaşananlar ya da yaşadıklarım karşısında herkesin ölümden korkmasına rağmen yaşamak adına tonlarca direnç göstermesi, benim yaşadığım anlar adına kendimden utanmama sebebiyet veriyordu, geçmişten gelen yaralar misali... Bıraktığım sigarayla övünüyordum bu aralar, bunları yazarken çektiğim dumanla birlikte övünecek pek bir şey kalmadı elimde. Çok değil, bundan neredeyse elli yıl evvel yabancı bir iklimde  yazılan diziler, bu denli mi örtüşür şimdi yaşadığımız ortamla? Gençlere karşı ilan edilmeden, antlaşmalardan uzak ilan adilen ve dindirilen bu savaşlar. Özlüyorum, yine çok değil yaklaşık bundan dört yıl evvel ki gezi ruhu gençliğimizi. Nice inanılmazların sıradanlaşmaya yüz tutması; örneğin, uğradıkları saldırı nedeniyle yaralananların yaralarının sarılmaya çalışıldığı mekanların bombalanması. Ve hemen ardından: “Vatandaşlarımızı kucaklayıcı bir anlayış içindeyiz...” dahası, milli iradenin ve demokrasinin ayaklar altına alındığı bir ortamda; “Milli iradeye saygı...” komedisi!

“Zaman, yalanın en büyük düşmanıdır! Ve aslında bizlere tarih diye pazarladıkları, en az yasa koruculuğu kadar usta bir ironi yaratıcısıdır. Kara mizah anlayışının çok kanlı olduğu şu dönemde bile!” diye tamamlanıyordu, o çok sevdiğim gencin masasının gözünde bulduğum notlar.


Fakat en büyük eksik artık O’idi. O ise yatağa düşmüş ve nefes almayı unutmuş bir haldeydi.


(Bundan sonra yazdığım yazılara kendi çektiğim fotoğrafların eşlik etmesine karar verdim)
Not: Fotoğraflar profesyonel makine çekimi değil, cep telefonu çekimidir. Model ise Note 5 ve Note 3