10 Aralık 2017 Pazar

Rüzgâr'ın Sesi-Doğuş Özkal




Tanıtım


Her yer ölüler için birer mezar; çoğunlukla gece uyudukları ortopedik yataklar, birbirlerinin kıçlarını yırtarak aldıkları arabalar, kredisi bitmemiş evler, bir şeyler öğrendiklerini sandıkları okullar, onları ölümden kurtaracak olan hastaneler, kötülükleri öldürdüğü sanılan ama özgürlükleri kısıtlayan karakollar, hapishaneler, seviştikleri kucaklar... Aklınıza gelebilecek her yer birer mezar. Yeryüzü morgdan farksız, fişinin çekilmesini bekleyen, buz tutmuş bozuk bir dolap. İçindeki nefretten nefret edeceksin, dışladığın insanları tekrardan içine almaya çalışacaksın, kırdığın kalpleri dünyanın en adi yapıştırıcısı olan pişmanlıkla onarmaya çalışacaksın; yalvaracaksın gözünden akan yaşlarla gökyüzüne bakarak, bir daha yapmayacağına dair sözler dökülecek salyalar akan ağzından, adı dua olmayacak. Basılmış tüm paralara sahip olacaksın ama hiç birini senden alacak bir el bulamayacaksın. Kimliğin gibi, paran da sahte sayılacak. Hastalanacaksın, doktorun olmayacak ama dünya üzerindeki tüm ilaçlar senin olacak, okuduğun kitaplara bir yenisi daha eklenmeyecek keyifle okuduğun bir yazar tarafından, belki de, en gerçekçi romanı sen yazacaksın, ama hiç kimse okumayacak. Bir çocuğun başını okşayabileceksin, ama o, gözlerine bakıp gülümseyemeyecek!.. Yaptığın her kötülüğün bedelini ödeyeceksin. Bu saatten sonra yapılan hiç bir iyilik seni cennete götürmeyecek. Çığlıkların ateşe değil, ‘Rüzgâr’a karışacak. Her şeye sahip olacaksın! Ama yeryüzünde bir sen kalacaksın.

        Büyük bir yeryüzü ve milyarlarca insan için yazılmış, küçük ve tek kişilik bir roman!


Sonunda bitti. Bitti kelimesi, genelde bir cümlenin sonuna geldiği anda mutsuz eder insanı. Param bitti, ilişkimiz bitti... Ama ben şu an, hayatımda hiç olmadığım kadar mutluyum. Evet, ilk romanımın son noktasını 2 Aralık 2014 itibariyle koydum (biraz geç olsa da internet üzerinden yayınlama kararı aldım). Bilgisayarımın kayıtlarına göre 2013’ün Haziran ayında işlemeye başlamışım hikâyemi, onun beynine. Kendi beynimde ise, 2012 Aralık ayının son demlerinde oluşturmaya başladığımı hatırlıyorum. Altı ay boyunca not aldığım beyaz kâğıtlar, anlam veremedi üzerine yazdığım birbirinden bağımsız cümlelere. Tam iki sene sonra, yeni yetme bir yazarın hikâyesinin içerisine yem olacaklarını bilemezlerdi... Ne zaman beynim dünya nüfusu kadar kalabalık olmaya, yüzölçümüne sığmayan hücrelere gebe kalmaya başladı, işte ben de o zaman yazmaya başladım, tek patronumun hikâyelerimin olmasını arzulayarak. Milyonlara ulaşma amacım olmadı hiçbir zaman. Öyle büyük hayallerim de olmadı. Çünkü hayallerin yıkılabileceğini daha çocukken kavradım. Hayalleri yıkan araçlara ve insanlara yöneldim ben. İnsanın bozulmuş ve daha ölmeden kokuşmuş yanlarını gözler önüne sermek istedim; Bukowski’ninde bir zamanlar değindi gibi, “Siyasetçilerin ya da Tanrı’nın yapamadığını yapmayı seçen biri değilim. Daha iyi bir dünya yaratmak benim işim değil, ben sadece insanlık hallerini daha doğrusu kendi hallerimi kaydediyorum.”

Ben de öyleyim, kendimin de bu sistem içinde yok olduğumu görebilmeme rağmen, düşüncelerimi, bir hikâye kurgulayıp, onun içerisine empoze etmeye çalışıyorum. Beynimde oluşan cümlelerin yok olmaması için yazıyorum sadece. Kimseden farklı değilim. Farklılığın insanlığı bu hale getirdiğinin farkındayım sadece. Milyarlarca insanı, beyaz bir kâğıt üzerine yazdığın kelimelerin değiştirmesini ummak iyimserlikten başka bir şey olmayacaktır. İyimser olmak da bana göre değil. Eğer iyimser olsaydım, bunların hiçbirisini zaten yazamazdım. Her şeye vesile olabilir kalemimden dökülecek kelimeler; yüzlerce ağızdan hakkımda dökülecek küfürlere, gece kaçıracağım uykulara, kiminin hayallerinin ölümüne, kiminin yüreğine ekilecek umut tohumlarına, kimi nice yazarlara... her şeye. Kitle iletişim araçlarının hegemonyası altında kayıp olan genç fikirlere, özgürlüğü hatırlayabilen yazarlara ihtiyacımız olacak. Şairlere, senaristlere, dansçılara, tiyatroculara, gazetecilere, sporculara, öğretmenlere, hayalperestlere... Daha geniş bir gerçekliği yansıtabilen gerçekçilere. Henüz yolun başında olduğumun, kendimin olduğu kadar farkındayım. Evren üzerinde, bu romanda anlattığım kadar yalnız olmadığımızı, buna rağmen bireysel kabuğumuzun içerisinde yücelttiğimiz narsist kişilik bozukluklarımızı ön plana çıkartırken, Rüzgar (Romanın başat karakteri)’dan farklı davranmadığımızı göstermek istiyorum. Edebiyatın her daim varlığını muhafaza etmesini, özgürlüğün önüne konan barikatları kelimelerin kaldırmasını arzuluyorum ve daha fazla uzatmak istemiyorum. Yıkılmayan, ayakta tutabildiğim bir hayalimi gerçekleştirebildiğim için mutluyum…

  
Keyifli okumalar.

Kitaba aşağıdaki link aracılığa ile ulaşabilirsiniz:

https://www.wattpad.com/user/DogusOzkal


6 Aralık 2017 Çarşamba

Folkart Towers-Bayraklı/İzmir



Semt bizim, rezidans kira!

(Fotoğraf, Samsung Galaxy Note 5 markalı telefonla tarafımdan çekilmiştir. Emek ve sanata saygı görüşüne sadık kalmanız temennisiyle, izinsiz ve isim belirtmeden fotoğrafı uygunsuz olarak kullanmamanızı dilerim.)

2 Aralık 2017 Cumartesi

Çeşme-Ildır



(Fotoğraf, Samsung Galaxy Note 5 markalı telefonla tarafımdan çekilmiştir. Emek ve sanata saygı görüşüne sadık kalmanız temennisiyle, izinsiz ve isim belirtmeden fotoğrafı uygunsuz olarak kullanmamanızı dilerim.)

28 Kasım 2017 Salı

İzmir Kordon



(Fotoğraf, Samsung Galaxy Note 5 markalı telefonla tarafımdan çekilmiştir. Emek ve sanata saygı görüşüne sadık kalmanız temennisiyle, izinsiz ve isim belirtmeden fotoğrafı uygunsuz olarak kullanmamanızı dilerim.)

9 Mayıs 2017 Salı

Okuyamayanlar



Masada dönen lüzumsuz ve kendince saçma sözlerin ağızdan dökülme şiddetine özenircesine, aniden ayağa kalktı. Elindeki kadehten bir kaç damla cin tonik masaya dökülmüştü. Dünya üzerinde üzülecek milyonlarca sebep veren bunların arasına heba olan birkaç damla cin toniği eklemeyecekti. O saçma sözler durmuş, bir o kadar manasız bakan gözler konuşmaya başlamıştı. Hoş bir akşam yemeği adına toplanmış olan dost meclisi, gece boyunca suskunları oynayan Ebrar'ın ağzından dökülecek bir kelimeye muhtaçtı şimdi. Onlara inat susmaya tercihini koruyup, yürümeye devam etti. Ebrar, kadehini pencereden dışarıya uzatıp,  masadakilerin duyamayacağı bir ses tonuyla, "Tanrım, kadehimi, iyiyi senden kötüyü insandan bilen dindarların şerefine kaldırıyorum!" dedi. Çünkü onlardı cehaletin başı; televizyondan, hacıdan, hocadan, kulaktan dolma bilgilerle kendisini dindar sayanlar... "Rabbinin adıyla oku!" cümlesini bile okumayan, uğruna ölebileceklerini söyledikleri Yaratan'ın henüz ilk emrini hiçe sayan insanlar... Masadakiler, Ebrar'ın bu manasız tavırları karşında gözlerini ondan alıp kendi aralarında kısık ses tonuyla konuşmaya başlamışlardı. Dostlukları bozulmasın diye konuşmayacaktı, bugünden sonra o masada nefes hiç bir canlıyla! Her zaman yaptığı gibi bu akşam da içine atacaktı. Kadehini pencere pervazına koydu. "Herkese hayırlı geceler" di Ebrar'ın ağzından ve ardından duyabildikleri son cümle...

(Fotoğraf, Samsung Galaxy Note 5 markalı telefonla tarafımdan çekilmiştir. Emek ve sanata saygı görüşüne sadık kalmanız temennisiyle, izinsiz ve isim belirtmeden fotoğrafı uygunsuz olarak kullanmamanızı dilerim.)

24 Mart 2017 Cuma

İzmir Mithatpaşa Sahil Yolu



(Fotoğraf, Samsung Galaxy Note 5 markalı telefonla tarafımdan çekilmiştir. Emek ve sanata saygı görüşüne sadık kalmanız temennisiyle, izinsiz ve isim belirtmeden fotoğrafı uygunsuz olarak kullanmamanızı dilerim.)

21 Mart 2017 Salı

İzmir Basmane Tren Garı


(Fotoğraf, Samsung Galaxy Note 3 markalı telefonla tarafımdan çekilmiştir. Emek ve sanata saygı görüşüne sadık kalmanız temennisiyle, izinsiz ve isim belirtmeden fotoğrafı uygunsuz olarak kullanmamanızı dilerim.)

9 Şubat 2017 Perşembe

Milenyumla Gömülenler






Dünya tersine dönüyor dedikleri zamanın tam gövdesine doğup, bütün odunsu tatlarını yutmuş bir neslin gurmesi olarak görüyordum kendimi. Kendinizi herkes olarak görüp, her şeye sahip biri olarak hayal etmeniz pek mümkün bu zamanlarda. Gençlerin tüm o tembelliğini ve asosyalliğini ebeveynlerine yükleyen diziler; doğurdukları neslin kölesi olan yetişkin bireyler ve her akşam kaçırmadan izledikleri dizlerde kendilerini görmeyi reddedenler... Benim doğduğum zamanlarda ise durum tam tersiydi; ebeveynler övünürdü, “Benim anam-babam bana hiç bir şey bırakmadı, ben sanayilerde usta tokatlarıyla milleti tokatlamayı öğrendim!” diyerek. Analar ise akraba tacizlerinin yarattığı travma sebebiyle ‘kız’larını sakınırdı her bireyden.

Herkes birilerinden şikayetçiydi işin garip yanı o herkes dediğim kesimdeki herkes kendisine en uzak ve alakasız kişileri suçlamaktan ziyade kendisine en yakın ve kendisiyle en alakalı kişişleri suçluyordu bu yaşadıkları manasız, parasız, gösterişsiz hayat adına. Kiminin babası dövmüştü eşek sudan gelse bile yılmadan, kimi evi arabayı satıp, yemişti kumarda ve ‘karıda-kızda’! Tek suçlu başımızdakilerdi; evdekilere göre devletin başındaki siyasetçiler, biz gençlere göre de bizim başımızdaki evdekiler. Herkes kendine göre işin kolayını bulmuştu kendini acındırmak ve amaçsızlığını betimlemek adına. Ve tüm nesil, sanki alkol ve kenevir misali meyilliydi intihara...

Bunları yazarken bile kendimin o bahsettiğim nüfustan bir alan kapladığımın bilincinde olmak nefesimi kesiyor, beynimde bin bir türlü şaşalı düşünce dönmesine sebebiyet verebiliyordu. Kendime acımaktan ziyade, başkalarının bana acımasını bekliyordum. Artık yazmak için en küçük bir arzu ya da gelip geçici bir heves bile yoktu içimde. Sahi, bunca kelimeyi nasıl art arda getirebilmiştim aylar sonra? Büyüğe hürmeten toplanılan salonda açık bulunan ve “prime time” dedikleri bir zamanda karşıma çıkan, o annesi kötü velet yüzünden yazmıştım bunları! O da kapıyı çarpıp, gidip bir parkta sıkacaktı kafasına! Tüm acılarını, o kızdığı annesine miras bırakmak adına... Aslında kızmamalıyım ona; bilinçaltıma dokundu benim kadar kızgın olan o genç (Kızların yakışıklı olarak nitelendirdiği ve sonradan götü kalkan velet). Sanırım o veletten ziyade bu düşünceler, bu duygular yaşamımın bir döneminin sonucu, görüp duyduğum, okuduğum, ya da zihnimde tarttığım fikirlerle dolu hayat tarzının bir neticesi olmalı. Tüm bunlar benim vehimli ve anlamsız varlığımı oluşturmuş, istemeden.

Tüm bu yaşananlar ya da yaşadıklarım karşısında herkesin ölümden korkmasına rağmen yaşamak adına tonlarca direnç göstermesi, benim yaşadığım anlar adına kendimden utanmama sebebiyet veriyordu, geçmişten gelen yaralar misali... Bıraktığım sigarayla övünüyordum bu aralar, bunları yazarken çektiğim dumanla birlikte övünecek pek bir şey kalmadı elimde. Çok değil, bundan neredeyse elli yıl evvel yabancı bir iklimde  yazılan diziler, bu denli mi örtüşür şimdi yaşadığımız ortamla? Gençlere karşı ilan edilmeden, antlaşmalardan uzak ilan adilen ve dindirilen bu savaşlar. Özlüyorum, yine çok değil yaklaşık bundan dört yıl evvel ki gezi ruhu gençliğimizi. Nice inanılmazların sıradanlaşmaya yüz tutması; örneğin, uğradıkları saldırı nedeniyle yaralananların yaralarının sarılmaya çalışıldığı mekanların bombalanması. Ve hemen ardından: “Vatandaşlarımızı kucaklayıcı bir anlayış içindeyiz...” dahası, milli iradenin ve demokrasinin ayaklar altına alındığı bir ortamda; “Milli iradeye saygı...” komedisi!

“Zaman, yalanın en büyük düşmanıdır! Ve aslında bizlere tarih diye pazarladıkları, en az yasa koruculuğu kadar usta bir ironi yaratıcısıdır. Kara mizah anlayışının çok kanlı olduğu şu dönemde bile!” diye tamamlanıyordu, o çok sevdiğim gencin masasının gözünde bulduğum notlar.


Fakat en büyük eksik artık O’idi. O ise yatağa düşmüş ve nefes almayı unutmuş bir haldeydi.


(Bundan sonra yazdığım yazılara kendi çektiğim fotoğrafların eşlik etmesine karar verdim)
Not: Fotoğraflar profesyonel makine çekimi değil, cep telefonu çekimidir. Model ise Note 5 ve Note 3