2016 Ocak ayında, henüz askerdeyken dokunamadığım ve baskıdan yeni çıkmış sayfalarını koklayamadığım için mutluluğunu tam anlamıyla tadıp yaşayamadığım, “Spor Ve Sağlık” kitabının ardında yine editörlüğünü üstlendiğim, “Antrenman Bilgisi Ve Sporcu Sağlığı” kitabı bu hafta itibariyle Nobel Akademik Yayıncılık tarafından piyasaya çıkmıştır. Öncelikle bana bu yaşımda ve tecrübesizliğimde güvenip, imza attığım her işin arkasında durmuş olan kitabın yazarı Uzm. Dr. Onur ORAL hocama teşekkürü bir borç bilirim. Umarım, birlikte çalışıp hazırladığımız, şuan basım hazırlığında olan 3. kitabımızın (Spor Ve Genetik) mutluluğunu da planlandığı şekilde Eylül ayında tadıp, okuyucularımızla paylaşabiliriz. Nice baskı ve daimi başarılara...
2 Ağustos 2016 Salı
22 Temmuz 2016 Cuma
Bırakın uçmak kuşlara münhasır olsun...
Samimi olmak en güzel keramettir, bırakın uçmak kuşlara münhasır olsun... diye başlıyordu bu saatlerde Muhsin Ünlü. Güneş doğmaya yakın. Sanki dolunay güneşi kıskanıyordu. Bizler, adına seher diyorduk bereket aramak adına vesilelere sarılırken. Samimiyetsiz insanların yaşanmaz hale getirdiği şu yavan dünyada mutluluk avı... "Bu ne lüks?" diye sormazlar mı adama! Bu ne beyhude çabaydı ve bizi boğmaya devam eden bizce manalı onlarca manasız uğraşlarımız.
Çok değil, Facebook, balta-kürek, ot-bok (bunlar insanların şahsına münhasır şeyler ya neyse...) türetilmeden evvel gazete küpürlerinden okuduğunuz haberler vesilesiyle bile bir kafayı yemişler ülkesinde olduğunuzu hissetmiyor muydunuz ey büyüklerimiz? Gene sahte gülüşler, maskeler, samimiyetsizler ve günümüzün bok çukurları... o zamanlarda yok muydu? Fikirleriyle bir dergi yahut gazete köşelerinde atışan abi ve ablalar kahkahalar eşliğinde bir rakı sofrasında buluşmuyorlar mıydı akşamları, yoksa ben mi çok yanlış okudum yakın tarihi? Şu devirde kalplerimizin kepenklerini kapatıp gitmeli mi; samimi olmayı beceremeyen ruhlarımız artık neden ölmeden çürümesin ve neden tükenip gitmeyelim ki?
Şimdi ne yapmalı diye sorabiliriz kendi kendimize ki kanımca verilecek olan cevap şudur: Bırakın bari üçer üçer doğan çocuklarımız mutlu yaşasın (eğer ki üçünü birden mutlu yaşatabiliyorsak). Zaten onlar bu fırsatı hiç tadamayacaklar ki... On ikili boya kalemi kutusunun içine tıkıştırılmış ancak birbirinden farklı olan renklerden aynı renkte güneş yahut balık çizmelerini istemeyecek miyiz zaten? Tek bir kutudan farklı renklerin çıkmasının doğallığını doğalarına tattırmadan her bir rengi kutuplaştırmayacak mıyız birbirine? Ve ardından birbirlerine karışıp rengarenk ama bir o kadar da ortak dil ile çizilmiş dünyanın üzerine işemeyecek miyiz samimiyetsiz tebessümler ve dünya malı, şan-şöhret adına... masum kalemleri bir tıraş makinesine sokmayacak mıyız? Çocuklarımızın çocukluk ruhlarını bile satmayacak mıyız gelecek kaygısı adına?
Ve en sonunda onlar da bizlere dönüşmeyecekler mi?
27 Haziran 2016 Pazartesi
Bitti... Ve Ben Geri Döndüm.
Sancılı bir süreçti. Haa bitti, haa bitecek derken klavyemin başına ve sevdiklerimin yanına tekrardan gelebildim. Orada öleceğimi düşündüğüm anlar oldu... Çok uzatmayayım; askerdeydim. Türkiye Cumhuriyetine bir erkek evlat olarak doğduysanız, size doğar doğmaz kitledikleri vatani borcumu ödemekle meşguldüm. Kısa dönem dedikleri cinsten; ömrünüzden çalınan ve vatana hiç bir yararınızın olmadığı 169 güncük. Biteli bugün itibariyle 22 gün oldu, ancak, ne okuma ne de yazma isteğim vardı. Çünkü o kadar çok boş vaktim vardı ki orada, okumak ve yazmak adına. Orada yazdıklarımı burada paylaşır mıyım, henüz karar vermedim... Birçok şeye veremediğim gibi. Sanırım, küçücük kağıtlara ayaküstü aldığım notlardan, "Güneşe Koşan Çocuklar" adlı bir roman yazacağım. Ama bir yandan da kalemimin, bilhassa ruhumun köreldiği hissiyatı içerisinde bunu başarabilir miyim, bilmiyorum. Bunu da zaman gösterecek diyerek, bugünlük susuyorum.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)


