Biraz arabesk bir giriş olacak ancak merak etmeyin bu kötü başlangıç hayatımı detaylı bir şekilde ele aldığımızda böyle sürüp gitmiyor. Doğduğum andan bahsediyorum; altı aylık prematüre bir bebek olarak dünyaya gelmişim. Aslında bu şanssızlık ve hayata kötü bir başlangıç gibi gözükse de, annemin benim doğumumdan önce ki hamileliklerin de iki cenin düşürdüğünü ve benim şuan da sizi kanlı, canlı ve sağlıklı bir şekilde kendimi anlatabiliyor olmam bile büyük bir lütuf. Doğumumla ilgili bu kadar detaycı olmayadevam edemeyeceğim. Zaten istesem de her insan gibi bebekliğime ve ilkokula başlamadan ki anılarıma dair hafızam da pek detay olduğunu söyleyemem. Ancak değinmem gereken bir detay olduğu kanaatindeyim ve bu detay da bu zamana kadar bilinçli bir şekilde kendi varoluşumu ben ne kadar inkar etsem de etkilemiştir. Tabi oturup da benim elimde olmayan bir geçmiş için üzülecek değilim. Annem ve babam ben dört yaşında iken boşanmışlar. Onlu yaşlara gelene kadar babamla görüşsem de, kişiliğimin oturma sürecine adım atması ile babamın bana ve eski eşine yani anneme olan tutumları karşısında onunla olan ilişkimi tamamen sonlandırdım ve on yıla yakın süredir babamla görüşmüyorum. Tabi bu durumun onun içinde bir sıkıntı yarattığı söylenemez.
İlkokul yıllarıma değinecek olursam pek başarılı bir öğrenci olmadığımı onca anlattıklarımdan sonra kendimden saklamadığım gibi sizden de saklayacak değilim. Benim için dersten çalışmaktan ve okumaktan ziyade top peşinde koşmak daha doğrusu “top beklemek” daha cazip geliyordu. Top beklemek dedim çünkü her çocuktan farklıydı benim hayalim bir “Maradona “ olmak yerine gözümde iyi bir kaleci olan ve yıldızı benim çocukluk dönemlerim de yeni yeni parlayan Rüştü ağabey gibi kaleci olma hayalim vardı. Tabi her çocuk gibi bende ayran gönüllüydüm,Rüştü kalesinde iyi bu alanda boynuz kulağı geçmesin deyip, kaleci olma hayallerimi toprağa gömmüştüm. Şuanda da görüşmeye devam ettiğim can dostum,ilkokul arkadaşım beni Rüştü'nün pençelerinden alıp Michael Jordan'ın yelken gibi ellerine koyarak yeni bir rota çizmeme sebep oldu. Artık basketbola merak sarmıştım ve “Michael Jordan” olma idealim ortaya çıkıverdi. Basketbol ile yatıyor basketbol ile kalkıyordum. Zamanla bu durumun heves olma ihtimali ortadan kalktı ve amatör olarak basketbol kariyerime İzmirspor’da başladım. Bu arada okuldan ve derslerden bahsetmiyorum çünkü onların herkesin hayatın olan standart ve monoton şeyler;burnumuza dayatılan adını matematik koydukları sayıların sistematik ve zorunlu bir aradalığı falan… Yazdıklarımı sıkıntıdan bir kenara bırakmayın diye daha renkli kısımlara ve benliğimi oturtmama yardımcı olan hatıraları aktarıyorum size.
Liseye başladığım zaman basketbol aşkı büyük bir hız ve hırs ile yükselmekte,oyunculuğumda bu hırs ile birlikte gelişmekteydi. Bununla ters orantılı olarak da dersler aynı hızda düşüşteydi. Malumunuz lise birinci sınıfta sınıf tekrarı yazan bir karne ile karşılaştım. Annem bunun üzerine basketboldan uzaklaştırıp neymiş efendim “Hayat oyundan ibaret değilmiş” diyerek o yaz tatilimi sanayiye mahkum etti. Ancak unuttuğu bir nokta vardı basketbol benim için bir oyun tutku hayatta önüme koyduğum bir idealimdi. Artık bir mobilya imalathanesinde çıraktım. Hergün imalathaneye giderken beynimde dışa vurulmayı bekleyen küfür fırtınaları kopuyordu. Ancak zamanla dünyanın kaç bucak olmaya başladığını idrak etmeye başlamıştım. Acaba annemin stratejisi işe mi yaramıştı?
Sanayide geçirdiğim,geçmek bilmeyen üç ayın ardından annem ilk başladığı liseden kaydımı sildirip beni meslek lisesine yazdırıyordu. Acaba neydi annemin amacı? Benden bir sanayi ustası yaratmak mı?Herkesin ailesi evladı doktor,mühendis olsun diye uğraşırken annem neden aksi istikamette gidiyordu?Lise birinci sınıfı hak ettiğim üzere tekrardan okuyacaktım. Eyvallah buna itirazım yok ancak şansında böylesi dedirten bir durumla karşı karşıyaydım. Liselerde öğretim süresi dört yıla çıkartılmıştı. Maşallah beş senede liseden mezun olacaktım.Bir sene daha fazladan lisede,çakma bir tıp diplomasına hak kazanır mıydım acaba ?
Lise değişikliği gibi basketbol takımımda da bir değişiklik oldu. Artık İzmirspor’un yıldız takımında oynayan bir oyuncu değil Mavişehir spor kulübünün minik takımında oynayan, kendimce gelecek vaad eden bir adım atmıştım. Hayatım tamamen değişiyordu,başarılı bir spor hayatının yanında bir daha yaz tatillerinde sanayi yüzü görmemek adına başarılı bir de okul hayatım olmaya başlamıştı. Tekrardan söylemekte fayda var annemin stratejisi işe yaramış gibi görünüyordu.
Lise ikinci sınıfa geldiğim de ise basketbol oyuncusu olmak bir hayaldi.Geçirdiğim yaz tatilinde arkadaşlarımla basketbol maçı yaparken sağ kolum omzumdan çıkmıştı.O moral bozukluğu ile ihmal edip,ameliyat olmaya yanaşmadım.Antrenmanlarda ve maçlarda toplam dört defa kolum sağ omzumdan ayrılınca bu durumun kalıcı bir hasar olduğunu anlayıp profesyonel oyunculuk kariyerime son verdim.Tedavinin ardından bir sene boyunca kolumu hiç zorlamam gerekiyordu.Bende kendimi derslere ve kitaplara verdim. Kişisel gelişim ve politik-kurgu romanlar arasında gidip geliyordum. Kitabı sevmem bu dönemin benden götürdüklerinin yanında kattıklarından sadece birisidir.
Lise üçüncü sınıfa geldiğimde hafif hafif fitness antrenmanları ile sporu hayatımı tekrardan sokmuştum. Basketbol oynadığım dönemlerde bir lise öğrencisine göre iri bir çocuktum. Fitness sayesinde doksan iki kilogram olan bir bireyden yetmiş sekiz kilograma düşmüş, 'filinta gibi delikanlı' diye tabir edilen gruba dahil olmuştum. Bu güzel gelişmenin devamında okulumda öğrencileri yurtdışına staja gönderen “Leonardo Da Vinci” projesine derslerimde olan başarım, bir lise öğrencisine göre biraz iyi olan İngilizcem ve de hocalarımın referansı doğrultusunda projeye dahil edildiğimi öğrendim. Almanya Frankfurt’ta yirmi dokuz gün süresince staj görecektim. Proje başlamadan önce Esnaf Ve Sanatkarlar Odası sponsorluğunda bir İngilizce eğitimi aldık. Aslında üzerinde durulması gereken bir ironi doğuyor buradan. Almanya’ya gidiyoruz ve İngilizce kursu alıyoruz. Gene de eğitim eğitimdir…
Takvimler Mayıs 2008 i gösterdiğinde yurda veda vakti gelmişti. İlk kez doğduğum ülkeden ayrılacaktım. Korkunun yerine güzel ve tatlı bir heyecan vardı üzerimde.Üç saat süren uçak yolculuğumuzun ardından Frankfurt’un, Ludwigshafen adında ufak, şirin mi şirin, sakin ve yeşil ile iç içe olan, hayatımın en güzel bir ayın biri diye nitelendirdiğim kasabadaydık. Staj maksadıyla gelmiştik buraya. Umduğum şeyin aksi bir durumla karşılaştık ancak bu aksilik benim açımdan bakıldığında daha pozitif olamazdı. Staj yapacağımız bilgisayar firmaları ile sözleşmeli bir anlaşma olmadığından, staj yerine gidip gitmeme durumu öğrencilere ve sorumlu hocaların insafına bırakıldı. İlk hafta adaptasyon eğitiminin ardından üç günlük staj kılıfı ile stajımızı da tamamlamış olduk. İşte hayata şimdi başlıyordu ve geriye tam on sekiz günümüz daha vardı. Başımızda ki sorumlu hocam ile aynı odayı paylaştığım üç arkadaşım arsında geçen şu diyalog yaşanacakların başlangıcıydı:
“Çocuklar ben size güveniyorum, hepiniz hemen hemen üç yıldır öğrencimsiniz. Böyle bir fırsat elinize bir daha gelmez.Geze bildiğiniz kadar gezin yurtta kalmayacağınız geceler içinde beni hergün telefon ile bilgilendirin.”diyen hocamız karşısında sevinçten neyapacağımızı şaşırmıştık.Kimine göre hocamızın bu tutumu sorumsuzluk, kimine göre özgüven aşılama kimine göre ise bir vurdum duymazlıktı. Hocamı tanıdığım kadarıyla ve işimi geldiği şekilde cevap verecek olursam bu bir “özgüven” kazandırma örneğiydi. Buradan kendisne selam olsun,ellerinden öperim.
Üzerimizde ki denetim mekanizmasının,yelkenleri suya indirmesiyle zıvanadan çıkan biz ergenler soluğu Almanya’nın gece klüplerinde aldık. Bu kulüplerde geçirdiğimiz aralıksız üç gecenin ardından biraz kültür alışverişine girmek adına araba kiralayıp Almanya turuna çıkmaya kara verdir. Arabada geçen üç gün iki gecenin ardından yanımıza kar kalan onca şehir, farklı kültürden insanlarla kaynaşma,Mcdonalds’ın 1 Euro’luk hamburgerlerinin midemizde yarattığı olumsuz etki ve yorgunluktan ibaretti. Bu imkanlarla daha iyisini yapmak imkansızdı.Daha on günümüz varken elde ki tüm imkanları tüketmemek bizim için o an verebileceğimiz en mantıklı karardı.İki günlük bir dinlenmenin ve bu sefer Almanya dışına çıkan rota planımızın ardından, kesenin ağzını son demlerimizi yaşadığımızın farkındalığıyla açıp bir Audi A3 kiraladık. Rotamız; Köln üzerinden Amsterdam ardından Belçika üzerinden Fransa’ya geçip Lüksenburg üzerinden de Almanya’ya geri dönecektik. Alışık olmadığım kültürün içinde değildim sanki, Türkiye’de değil de o topraklar da büyümüş rahatlığı ile 6 günde tam dört farklı ülke ,onlarca belki yüzlerce farklı ırktan insan tanıma fırsatı buldum. Ben öyle gene herkes gibi Paris’e aşık olmak yerine Amsterdam’a aşık oldum.Rahat ve geceleri insanı içine çeken yaşam tarzı benim adete oraya ait olduğumu haykırıyordu.Eğlence hayatının Avrupa başkenti neresi diye soracak olanlara Amsterdam’a selam olsun demek isterim.
Türkiye’ye döndüğüm zaman ne yalan söyleyim annemi bile özlememiştim. Bıraksalar ve aynı imkanları sunsalar bir o kadar daha kalmaya kim hayır diyebilirdi ki?
Lise son sınıfa geldiğim zaman hayatımda şuan büyük öneme sahip olan kız arkadaşımla tanıştım. Aslında ilk başlarda o da diğerleri gibiydi,buraya yazmaya değmeyecek listesindeydi.Ne oldu nasıl oldu anlamdan yıllar onunla su misali,acı ve tatlı bir şekilde geçti. Lise son sınıf demişken o büyük yıl “üniversiteye adım atabilenlerin arasında olabilecek misin bakalım?” sorusu yahut kibarlaştırılmış hali ÖSS (benim girdiğim yılda ki adı) kapıya dayanmıştı. Ancak işin açıkçası ben pek oralı değildim. Meslek lisesinden mezun olacağım için iki yıllık üniversiteye kapak atma garantim ellerimdeydi ki öyle de oldu. Ege Üniversitesi MYO Basım Yayın Teknolojileri bölümü “sağolsun” bana kapılarını açtı.
Artık üniversiteliydim, iki yıllıkta olsa…Annemde emekli olmuştu hem bir işin ucundan tutup hem de okuma vakti gelip çatmıştı. Bir arkadaşım sayesinde Hanende Fasıl adlı mekanda mutfağa olan ilgim ve çocukluktan bu yana evde yalnız kalmalarım sayesinde de az çok mutfaktan anlar ve yemek yapmayı da severdim.Bu iş ve okul hayatını başarılı bir şekilde sürdürdüm. Sene kaybım olmadan iki yıllık üniversiteyi bitirdim.Fakat ne grafiker ne de matbaacı olmaya niyetim vardı. Stajımı Yeniasır gazetesi spor servisinin sayfa mizanpajı bölümünde yaptım.Burada geçirdiğim bir aylık staj süreci gözümü açan zaman zarflarından biriydi. Birçok spor, siyaset, magazin muhabiri ve gazeteci tanıma olanağım oldu.Yeniasır gazetesi spor servisi editörü Murat Atila arkadaşım Özgür Atila(1990-2009)’nın babasıydı. Evlat acısı yaşayan bir baba olarak ve biz oğlunun arkadaşlarını evladı yerine koyarak bana yanında staj yapma imkanı sundu.Çevremde ki herkese gıpta ile bakıyor,kültürlerine hayran kalıyor ve her an içine dahil olma fırsatı bulduğum diyalogdan bir şeyler öğrenme fırsatı buluyordum.O zaman karar verdim ; “Dikey Geçiş Sınavı “ ile tekrardan üniversiteye dönüp lisans eğitimimi tamamlamaya.Ancak bu eğitim öyle sabit formüle edilmiş bilgiler üzerine değil,gündelik hayatta geçerliliği olan, tartışmaya açık bir bölüm için uğraş verecektim.
Bir yandan Decathlon adlı spor mağazasında iş yaşantıma devam edip bir yandan da testler ile boğuşuyordum ve bu tempoda seyreden bir senenin ardından çabalarım meyvesini verdi. Beklediğim gibi puanım doğrultusunda yaptığım mantıklı tercih sirküsü doğrultusunda ilk tercihim olan Ege Üniversitesi İletişim Fakültesine girmeye hak kazandım ve şuanda huzurlarınızda kendimi size açma noktasında son cümlelerim doğrultusunda ilerlemekteyim.
Yazıma son vermeden şunları da paylaşmak isterim.Kendimi en huzurlu hissettiğim anlar denize yakın hatta denizle iç içe olduğum anlardır. Hatta bisiklet haricinde ki en gözde olan iki hobimi de denize borçluyum. Benim için hayatta ki en büyük huzur zıpkınım elimde,paletler ayağımda, bendenim suyun derinliklerinde çılgınca balıkları avlama dürtüsü ile onların peşinde saatlerce su da kalmaktır. Hele bir de gün batımında kuracaksın çilingir sofrasını o vurduğun taptaze balıklar mangal üzerinde kızarırken…Rakı severim güzel bir sofranın eşliğinde ancak ucuz şaraplara da bayılırım.Böyle söylüyorum diye de alkolik falan zannetmeyin sakın beni,”sosyal içiciyim”. Ayda dört bilemediniz beş kere beynimde ki kanı sulandırır kendimle tartışırım(Bu sayıyı geçen zamanlarda olmadı değil elbet).
Şuana kadar ki yaşamım doğrultusunda hiçbir şey için üzülmemeyi(ölüm hariç) öğrendim. Her kapanan kapının yeni açılacak bir kapıya vesile olduğunu(tabi bunun için çaba da şart,sadece ellerimizi açıp yalvarmak yetmez), olumsuzluklar karşısında nasıl ayakta kalınır bunları da öğrendim.Daha yolun başında olduğumu da kabul etmeliyim ancak her birey gibi benim de yaşanmışlıklarım ve olumsuzluklar üzerine bir geçmişim olduğunu belirtmeliyim. Ancak her zaman geleceğe ve hayata umutlu bakıyorum. Dünya gibi güzel bir yerde adaletsizlik ve kötülüklere rağmen yaşamak güzeldir.